Kültür – San’at Yazıları

Kanadalı gazeteci Robert Fulford’un, Anlatının Gücü adlı kitabının daha ilk yazısının birinci paragrafında “anlatı”nın varlığının “bir kişiden ötekine anlatılan basit hikâyeler” şeklinde düşünülebilecek “dedikodu” ile başlatılabileceğini iddia etmesi beni hem şaşırtmış hem mutlu etmişti. Ne zamandır, özellikle roman gibi düzyazıya yaslanan “anlatı”ların merkezinde gizli veya aleni bir “tecessüs”ün saklı olduğunu hep düşünmüşümdür. Başkalarının bilinen/bilinmeyen taraflarının didiklenmesi anlamına da gelen bu kavram, günümüzdeki birçok “anlatı”yı daha cazip hâle getirmenin popüler yollarından biri olarak görülebilir. İç dünyalarına tezgâh kurulan varlıkların, dil aracılığıyla, derilerinin altına (özbilinçlerine) nüfuz etmek olarak da düşünülebilecek iç konuşmanın, hatta iç çözümlemenin, dolaylı bir yoldan da olsa, dedikodu bahsiyle ilgisi vardır. Fulford’dan cesaret alarak bunu daha yüksek sesle söylemeye, hatta yazmaya başladım. Kitap bu yönüyle masamdaki hemcinslerinin bir adım önüne geçti. Aynı yazıdaki bir başka paragraf “kelebek etkisi”ne yaptığı gönderme ile beni bir kere daha heyecanlandırdı:

“Hikâye yarattığımızda, yani olayları kişisel efsanelere, kıssalara, destanlara ve anekdotlara dönüştürdüğümüzde, varlığın zorlu ve kafa karıştırıcı gerçeklerinden birini kabullenmeye başlarız. Hikâye anlatmak yaşamın korkutucu rastlantısallığının üstesinden gelebilme, en azından onu kısmen kontrol altına almaçabasıdır. Yaşamın büyük kısmı, bazen de en önemli bölümü, gelişigüzel mutluluklara ve tesadüflere bağlıdır. Bir kadın köşeyi döner, bir yabancıyla karşılaşır, iki yıl sonra evlenirler, çocukları olur ve yirmi yıl sonra dünyada, o kadın o gün o köşeyi dönmeseydi hiçbir zaman var olamayacak yetişkinler bulunmaktadır. Tesadüfî görünen bu olayın insanî sonuçları yüzlerce, hatta binlerce yıl devam edebilir; tek bir saniye, hayal edilemeyecek kadar uzun bir geleceğe etki edebilir. Hayretle karşılayacağımız bu gerçeği düşündükçe rahatsız da olabiliriz, çünkü bu, hayatlarımızın gidişatı üzerinde ne kadar az kontrol sahibi olduğumuzu gösterir.”

Ânlık dikkat veya dalgınlık, insan hayatını kökünden değiştirebilir. O güne kadar hiç düşünülmeyen, akla gelmeyen sonuçlar doğurabilir. Böylesi durumların hayatımıza/dünyamıza yansımalarını yüzlerce/binlerce/milyonlarca insanda görebileceğimiz gibi, gün/yıl/asır gibi zaman aralıkları üzerinden de takip edebiliriz. Bazen öylesine bir bakış, küçük bir dalgınlık, insanî bir zaaf, duygusal bir gelgit, istemsiz bir fısıldaşma hayat denen cevherin insanın elinden kaymasına neden olabilir. Sezai Karakoç’un bir Osmanlı yazarı, romancısı olarak gördüğü İvo Andriç’in kendi içinde yirmi dört bölümden oluşan Drina Köprüsü’nde yazar, daha çok, doğup büyüdüğü Balkan topraklarında nesillerden nesillere aktarılan hikâyeleri kullanır. Bunların başlıcaları; Drina Köprüsü’nün yapılışı, Sırbistan isyanları, kolera salgınları, Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgal edilmesi, bölgeye demiryolunun yapılması, Balkan Savaşı (1912), Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırplı bir genç tarafından öldürülmesi (1914), Avusturya-Sırbistan Savaşı, Drina Köprüsü’nün dinamitle yıkılması şeklinde sıralanabilir. Bu hikâyelerden, Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgal edilmesinin anlatıldığı on üçüncü bölümde, yazının ana izleğini oluşturan, bir insanın ânlık zaaf ve dalgınlıklarının, küçük dikkatsizlik ve kusurlarının nasıl bir trajediye yol açabileceğinin çarpıcı/yakıcı örneklerinden biriyle karşılaşırız:

İşgalin dördüncü yılında haydutluk faaliyetleri artar. Bunları engellemek için Streifkorps Birliği kurulur. Hareketli bir yapıya sahip olan bu birlik, engebeli arazide eğitim görmüş, ona göre silahlandırılmış, yüksek maaşlı gönüllülerden oluşur. Bunlar arasında vaktiyle işgal kuvvetleriyle gelen ihtiyat zabitleri de vardır. Bu askerler geri dönmemiş Streifkorpslarda kalmayı kendileri istemişlerdir. Hikâyenin kahramanı Gregori Fedun da bunlardandır. Aslen Doğu Galiçyalı bir Rus olan Fedun uzun boylu, kuvvetli, çocuk ruhlu ve utangaçtır. Yirmi üç yaşındaki bu delikanlının hikâyesi, romanın on üçüncü bölümünün sadece bir kısmında başlar ve biter. 

Aldığı gönüllü maaşıyla ailesine de katkıda bulunan Fedun’a askerlik hizmeti için Vişegrad çıkar. İşi ağır değildir, ara ara devriyeye çıkar, Drina Nehri üzerine kurulup Vişegrad’ın doğusuyla batısını birbirine bağlayan köprüde nöbet tutar. Gençlikle birlikte, coğrafyanın büyüleyiciliği/soğukluğu, nöbet sürelerinin uzunluğu duygularını harekete geçirir. Memleketinin türküleri eşliğinde iç dünyasındaki duygusal isyanı bastırmaya çalışır. Hissettikleri onda, duygularının karşılığı olacak birinin bir yerlerden çıkıp geleceği hayalini uyandırır ve o, bu hayale kendini iyice kaptırır. Bir yerli bir yabancı askerin nöbet tuttuğu köprüde Fedun’a, Streifkorps’un köylerinden birinde doğup büyüyen, içkiye düşkün, ilerlemiş yaşı nedeniyle sürekli uyuyan Praçalı Stevan eşlik eder.

Mart başında askerî birliklere, tanınmış haydut Yakov Çakırliya’nın Hersek’ten Bosna’ya geldiği, Vişegrad dolaylarında bir yerde gizlendiği, Türk veya Sırp sınırına geçmek için fırsat kolluyor olabileceği, bunun için de nöbetçilerin dikkatli olmaları gerektiğiyle ilgili bir ihtarnâme gönderilir. Konunun hassasiyetine binaen haydutun eşkaliyle ilgili bilgiler yazıya eklenir. Yakov, kısa boylu ve gösterişsiz olmakla beraber fevkalâde sinsi ve kurnazdır. Dikkatli davranılmayı gerektirecek birçok vukuatı olmuştur. Uyarıları ciddiyetle dinleyen Fedun, bunca telaşı gereksiz görür. Genişliği on adım olan köprüden tekinsiz birinin geçmesi mümkün değildir. Gece olsun gündüz olsun Kapiya’da tuttuğu birkaç saatlik nöbetlerinde rahat ve endişesizdir.

İvo Andriç, baharla birlikte Fedun’un yaşadığı hormonal değişliklere göndermeler yapar ve bu şekilde okuyucuyu hikâyenin sonuna hazırlar; “İnsan 23 yaşında olur, kendini canlı ve güçlü duyar, bütün vücudu karıncalanırken… çevresi hep bahar kokuları, bahar fısıltıları ile dolarken, dikkatini yalnız bir şeye vermesi pek kolay değildir.” (s. 169) (Bu ifadeler Onat Kutlar’ın Bahar İsyancıdır’ını akla getirir.) Bu betimlemelerde, dış dünyayla Fedun’un iç âlemindeki dalgalanma/canlanma arasında kurulan ilgi ayrı bir dikkati hak eder.

Kanının deli aktığı böyle bir zamanda, bir öğle vakti, nöbet tutan Fedun’un yanından bir Müslüman kızı geçer. “Müslüman kızlarının, örtülerin belki de yarın büsbütün gizleyeceği henüz çocukluktan çıkmamış sevimli yüzlerini mâsum bir neşe ile gösterdikleri bir çağdı bu!...” (s. 170) 

İlk geçişteKapiya’da kimsecikler yoktur, Fedun genç kıza ihtiyatlı ve sıkılgan bir gözle bakar. “Renkli şalı, yürüyüşünün âhengine, rüzgârın esişine uyarak etrafında havalanıyor, güneşin altında canlı bir varlıkmış gibi dalgalanıp parlıyordu. Sakin ve güzel yüzü şalın gergin kumaşıyla sıkıca çerçevelenmişti. Kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini yere eğiyordu. Ve yanından böylece geçerek kasabanın ortalarına doğru gözden kayboldu.” (s. 170)

Fedun’un gözü çarşı tarafındadır. Bir süredir, birinin bir yerlerden çıkıp geleceğini hayal eden gencin beklentisinin gerçek hayattaki karşılığı gibidir bu Müslüman kızı. Yarım saat sonra, köprü hâlâ sessizken genç kız çarşıdan döner, köprüden geçer. Fedun’un kalbi hızlı hızlı çarpar. Yarım saat önceki ürkekliğini üzerinden atmış, kızı uzun uzun süzmüştür. Dönüşte, daha önce görülmemiş bir şey olur, kız da yan gözle ve kurnazca ona bakmıştır. Genç kız gözden tamamen kaybolunca, o ana kadar rüya âleminde olan Fedun kendine gelir. Stevan uyumaktadır. Yaşadıkları karşısında huzursuzluk hisseder, Stevan’ı uyandırır, nöbet değişimine kadar dikkatini sivriltir.

Ertesi gün (ikinci defa) yine öğleye doğru çarşıda ve köprüde kimsenin bulunmadığı bir sırada kız tekrar görünür. Fedun, kurallarını bilmediği bir oyunun içindedir. Şalla çerçevelenmiş yüze bakar. Her şey önceki günün tekrarı gibidir. Bakışmalar bu sefer daha uzun sürer. Gülümsemeler daha canlı ve cüretkâr olur. Stevan uyumaktadır. Dönüşte Fedun’un gözlerinin içine bakan kız “karışık ve anlamsız” bir şeyler mırıldanır. Bu kadarı bile delikanlının dizlerinin bağının çözülmesine yeter. Genç kız gözden kaybolunca, büyülenmenin etkisi geçince, Fedun yine korkudan titremeye başlar. Yaşananlar tehlikelidir, suçtur.

Üçüncü gün (üçüncü defa) genç kız bir kere daha köprüden geçer. Fedun rüyada gibidir, Stevan uyumaktadır. Yine bir şeyler mırıldanılır, bir şeyler kekelenir…

Yine kimsenin bulunmadığı bir sırada, (dördüncü defa) Fedun aşkı yüzünden düşünemez hâldeyken kız köprüden bir kere daha geçer. Bu geçişte fısıltıyla karışık, bir sonraki nöbetinin zamanını sorar delikanlıya, nöbetin akşam ezanında hava kararmaya başlarken olduğunu öğrenir. Yavaşlamadan ve yan gözle bakarak şöyle mırıldanır:

“Büyük annemi kasabanın çarşısına götüreceğim, geceyi orada geçirecek ve ben yalnız döneceğim.” (s. 172)

Altı saat sonra Fedun uyuklayan arkadaşıyla Kapiya’da nöbet tutarken “yağmurlardan sonra ona vaatlerle dolu gelen serin bir akşam başlar. Geçenler büsbütün seyrekleşmiştir. Genç Müslüman kızı Osaynitşa yolunda görünür.” (s. 172) Kızın yanında iki kat olmuş bir Müslüman kadını vardır. Kalın örtülere sarınmıştır. Sol eliyle kızın koluna, sağ eliyle bastonuna dayanmaktadır. Dört ayak üstünde gidiyormuş izlenimi vermektedir. Köprüden geçerlerken genç kız gözlerini Fedun’un gözlerinden ayırmaz.

Aynı senaryo bir kere daha tekrarlanır. Kız şehirde gözden kaybolunca Fedun’un vücudunu bir titreme alır. Yerinde duramaz. Bir terastan öbür terasa gidip gelmeye başlar. Bu tedirginlik kızı bir daha görme isteğinden onu alıkoymaz. İçinde tatlı sorular yeşerir: “Acaba kız bana ne diyecek?”, “Ya ben ona ne diyeceğim? Belki de gece gizli bir yerde buluşmamızı teklif edecek?”

Nihayet gele gele Fedun’dan nöbeti devralmaya arkadaşları gelir. Bu sefer iki erle birlikte yanlarında Asteğmen Drajenoviç de vardır. Bu koca sakallı adam nöbetlerini tamamlayan askerlerin hemen yatakhaneye gitmelerini, emir almadıkça da oradan ayrılmamalarını tembihler. Bu tavır hayra alamet değildir. Yatakhane buz gibidir ve hemen hemen boştur. Alışılmadık manzara Fedun ile Stevan’ı tedirgin eder. Erler yatmak için gelmeye başladıklarında çatık kaşlı onbaşı içeri girer yüksek ve sert bir sesle onlara arkasından gelmelerini söyler. Bu sorguya giden yolun ilk adımıdır. Ayrı ayrı yerlerde sorgulanırlar. Kışladaki sessizlik ve koşuşturma sabahlara kadar sürer.

Fedun’u bölük kumandanının yanına getirdiklerinde olayların üzerinden bayağı bir zaman geçmiştir. Fedun, asteğmen Drajenoviç’in de bulunduğu odada sorgulanır. Drajenoviç, Stevan Kalatsan ile tuttukları son nöbette beş ile yedi arasında nasıl vakit geçirdiklerini sorar. Fedun’un yüzü kızarır, böyle bir sorgulama aklının köşesinden bile geçmemiştir. İki saatlik zamanda olağanüstü bir şey olmamıştır. Şeflerine, Stevan’ın her zamanki gibi uyukladığını, kendisinin de köprüden geçen tanımadığı Müslüman kızıyla birkaç kelime konuştuğunu, kızın ona bir şeyler fısıldadığını, sonra kızın dönmesini beklediğini söyleyemez. Uzun bir bekleyişten sonra bölük kumandanı havayı gerer: 

-Haydi, bekliyoruz!

Odadaki sükûneti alt üst eden bu çıkış Fedun’u şaşırtır, kekeletir. Kışlanın sönmeyen ışıkları hadisenin büyüklüğüne işarettir, nöbet tutan askerler tek tek sorgulandıkça çember daralmakta, bütün dikkatler Stevan’la Fedun’un üzerinde yoğunlaşmaktadır. Günün erken saatlerinde bir kere daha yüzbaşının yanına getirilen Fedun’u bir sürpriz beklemektedir.

-Nöbet bekleyen bu muydu? sorusuna verilen “Evet!” cevabının geldiği yere bakan Fedun, Müslüman genç kızı görür. Şalsız ve başı açıktır, yüksek yayla köylüleri kılığındadır. Şalı olmayınca daha yaşlı ve şişman görünmektedir. Yüzü büsbütün değişmiştir. Ağzı büyük ve haindir. Göz kapakları kızarmıştır. Sadece gözleri parlak ve durudur. Kayıtsız ve sert bir sesle konuşmaktadır.

Adı Yelenka’dır, yaşananları kısa kısa ve olduğu gibi anlatır. Yukarı Leiska’da oturan Tosiç ailesindendir ve bir süre burada gizlenen Yakov ile aralarında gönül bağı oluşmuştur. Yakov’un Drina Köprüsü’nü geçmesine yardım etmiştir. Köprüyü geçmişler ama sonrasında yolları karıştırdıkları için yakayı ele vermişlerdir. Çok geçmeden bütün ayrıntılar ortaya dökülmüştür. Çözülmesi uzun sürmeyen Fedun her şeyi itiraf eder ve kendini savunacak tek söz söylemez. Drajenoviç’in sorularıyla kendisine bir savunma yolu açmasına da izin vermez. O, iç âleminde kendi kalemini kırmaya hazırlanırken yüzbaşı ona Almanca ahlâk/hayat dersi verme peşindedir: 

“Sizi ciddi, vicdanlı, dünyada ödevinin ve ülküsünün ne olduğunu bilen bir insan sanıyordum. Bir gün bölüğümüzün göğsünü kabartacak bir er olacağınızı umuyordum. Oysa kendinizi sevdaya kaptırdınız… Hem körü körüne!... Önünüzden geçen ilk kadına kapıldınız. Kendisinden ciddi bir iş beklenilmeyen zayıf, iradesiz bir insan gibi davrandınız. Sizi mahkemeye vermek zorundayım. Mahkemenin kararı her ne olursa olsun size gösterilen güvene lâyık olmadığınızı, namuslu bir adam ve iyi bir asker gibi görevinizin başında durmadığınızı bilmek, sizin için cezaların en büyüğüdür!... Haydi gidin artık!...” (s. 179)

Ders ağırdır. Fedun; vicdansız, ülküsüz, zayıf/iradesiz, güvenilmez, namussuz ve kötü bir asker olmakla suçlanmaktadır.

Sabahleyin kahvaltısı gelir. Eşyalarını toplaması, silahlarıyla beylik eşyalarını teslim etmesi gerekmektedir. Şahsî eşyalarının Kolemeiya’ya babasına ulaştırılmasını ister, bütün arkadaşlarına selam eder, amirlerinden af diler.

Son kez pencereden bakar. Duvardan tüfeğini alır. İçine iyice yağlanmış bir kurşun yerleştirir, kısa bir süre sonra kışlanın içi tüfek sesinin yankılarıyla inler.

İvo Andriç, anlatısını, girişteki düşüncelerimizi özetleyen bir paragrafta toparlar: 

“Kapiya’daki birkaç dakikalık heyecanını, kaderin zalim pençesi altında hayatıyla ödeyen genç erin serüveni de kasabanın uzun süre sempatiyle hatırladığı ve anlattığı bir hikâye oldu. Duygulu ve mutsuz gencin hâtırası, Kapiya’daki nöbetçilerden daha çok yaşadı.” (s. 182)

Hikâyesi, insandan çok yaşar, demeye getirir İvo Andriç son paragrafta anlattıkların özünü verirken. Klasik hikâyeleri andırır bir finaldir bu, kıssadan hisse çıkaran, okuyucuyu işin içine katan. Fedun’la genç kız arasında köprü üzerinde yaşananlar bölge gençlerinin hemen hepsinin bir şekilde başından geçmiş hadiselerden ayrı da değildir aşırı da. Fedun’un tek farkı üniformasıdır. Birkaç bakış/bakışma, fısıltı/konuşma, sözcük/cümle onu kendini savunamayacak veya savunmayacak bir sonla baş başa bırakır. 

Sokrates’in savunmasını, Kış Uykusu’nda filmin tartışma noktalarından biri hâline gelen kötülüğe sessiz/kayıtsız kalma hâlini akla getiren bu tavrın bir başka örneğine Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee’nin Utançadlı romanında rastlanır. 2002 Nobel edebiyat ödülünü alan Coetzee, kendisi gibi Nobel almış Drina Köprüsü’nü (1961) görmüş olmalıdır. Utanç’ın kahramanı profesör David Lurie’nin de Fedun gibi resmî sıfatı vardır. Biri asker diğeri öğretmen olan iki kahraman, yine kadın meselesinden dolayı düştükleri açmazda, davacılarıyla yüzleşmek istemezler, savunmayı reddederler, bunların doğal bir sonucu olarak da mesleklerini kaybederler. David Lurie’nin düşüşünü, dolaylı/pasif bir intihar olarak okuduğumuzda, iki hikâyenin birbirlerine ne kadar benzediği anlaşılır.

Peki bu kendini savunmama hali ne anlam ifade etmektedir? Kendine, topluma, dünyaya kayıtsızlığı, kanıksanmışlığa inançsızlığı mı? Geçmişi, geleceği değiştirmenin mümkünsüzlüğünü mü? Kazanma, mutlu olma, suçu başkasında arama ezberine indirilen baltayı mı? Herhangi bir ânda orada bulunuyor olmanın çaresizliğini mi, saçmalığını mı? Aydınlıkta da karanlıkta da yolların bir yere çıkmıyor olmasını mı? Ismarlama hayatı kırık hayallerle bir bilinmeze uğurlamayı mı? Genç Werther’in saçlarına ak düşürmeyi mi? Durdum, sustum, yittim siz hâlâ neler saçmalıyorsunuzu mu? Hepsini mi, bir kısmını mı, hiçbirini mi? Neyi?

Ben zamanıgördüm,

İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,

Bir mezar böyle kazılırdı ancak,

Yıldırımsız ve baltasız,

Bir orman böyle devrilirdi!

Ben zamanıgördüm.

Kaç bakışta bozdu hayalimi,

Ve kaç düşüncede!

Ben zamanıgördüm,

Şimşek gibi bir ânın uçurumunda, diyen Tanpınar, söylemeye çalıştıklarımızı aslında on mısrada özetler. Mısraları, bir kelime değişikliğiyle, daha açıklayıcı ve çarpıcı hâle getirebiliriz, hatta her şey daha bir yerli yerine oturur:

 

Ben insanıgördüm,

İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,

Bir mezar böyle kazılırdı ancak,

Yıldırımsız ve baltasız,

Bir orman böyle devrilirdi!

Ben insanıgördüm.

Kaç bakışta bozdu hayalimi,

Ve kaç düşüncede!

Ben insanıgördüm

Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.

 

Şimşeklerin peş peşe çaktığı, flaşların art arda patladığı, ama yıldırımların da düştüğü envaiçeşit -bela, şüphe, külfet, nimet- kıyametlerin birbirini kovaladığı şölende/karnavalda (dünyada), bir ânına bile hükmedemeyen insanın hikâyesidir hayat. Bunu bir anlayabilse…

Yollar yok, zamanlar yok, herkesin tek kişilik yolu var, o yolda karşılaştıkları, tanık oldukları var. Aylar yok, yıllar yok, ömür yok, ânlar var. Biteviye ânlar, içinde yaşadığımız, öldüğümüz, içine gömüldüğümüz ânlar...

Muharrem Dayanç; Prof.Dr., Medeniyet Üniversitesi

Not:Bu yazı, Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından yayımlanan Tanpınar Zamanı adlı “Yıllık Edebiyat ve Fikir Dergisi”nde (Yıl: 4, Sayı: 4, 2020, s. 69-73) kendisine yer bulmuştur.

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

32741025