11 Ağustos 2022

“Korku”nun en yücesi, elbette “Allâh korkusu”dur. Bu yüzden, dilimizde pek yaygın şekilde kullanılan “kork, Allâh’dan korkmayandan” sözü, asır-dîde vasıflar kazanmıştır. İnsan ömrünün hemen her safhasında, değişik tür ve dozlarda korku sahneleri vardır. Hayâtımızın hâkim hislerinden birinin korku olduğunu söylemek, aslâ mübâlâğa faslına alınmamalıdır. Korku sebebleri arasında, yığınla felâket ve aksilik adı sayılabilir. Bâzı korku kaynakları, kişinin yaradılış, huy ve tabiatından çıkmaktadır. Bu arada, önü ve arkası “sevgi”ye açılan nice hakîkat kapısının, sun’î zorlamalar ve mâşerî davranışlarla korkuya teslîm edildiğini, bir yere not etmek lâzım.

            Evet, çok acı, ama sevmemiz gereken pek çok şeyden korkuyoruz. Bunların başında da, Yüce Yaradan’a karşı duruşumuz yer alıyor. Allâh’dan korkmak yerine, Allâh’ı sevmeyi becerebilsek, tümen hesâbınca hafakan paragrafını dürüp çöpe atacağız. Koca Yûnus:

            “Düş d’önüme hubbü’l-vatan

            Gidem ey dost! Deyû deyû..”

            (Vatan sevgisi! Önüme düş, bana rehber ol da ‘gidem ey dost!’ diye diye Allâh’a yöneleyim, can emânetini esas sâhibine vereyim.)

derken, korku yerine sevgi ikaame etmenin reçetesini de veriyordu. Yûnus’daki vatan sevgisi ile Allâh’a yönelme arzûsu, ne büyük bir insanlık mertebesidir. Yûnus olmak, öyle her babayiğidin harcı değil..

            Anadolu’da gelişen Türk dîvân geleneğinin ilk, fakat büyük temsîlcilerinden Hoca Dehhânî, cemaati Cehennem ateşi ile korkutan vâize şöyle sesleniyordu:

            “Od ile korkutma vâiz bizi kim lâ’l-i nigâr

            Cânımız bizim oda yanmağa mû’tâd eyledi”

            (Ey vâiz! Bizi ateş ile korkutma. Zîrâ sevgilinin dudağı, bizim canımızı yanmaya alıştırdı. Yanmak ile sevmek fiillleri, bizim indimizde aynı mânâya ulaştı.)

            Yûnus Emre ile Hoca Dehhânî, birbirlerini görmüşler midir? Bilmiyoruz. Fakat aynı dönemde yaşadıklarını biliyoruz. Gerçi her ikisinin hayat hikâyesi de, sisler içinde ve tahmîn cümleleriyle dolu. Bu hakikî Türk “Koca”larının XIV. asırda Anadolu coğrafyasında dolaştıkları zannediliyor. Yâni, günümüzden yedi yüzyıl önce, bizim bugün dinlediğimiz Cehennem ateşi vaazlarını, onlar da dinlemiş. Onların bizden üstün tarafları, korkuyu def’ edip sevgide karar kılmaları.

            İnsanlığın ve Dünyâ’nın kurtuluşu, korku yerine sevgide buluşmaktan geçiyor. Muhterem ecdâdımız Yûnus Emre ile Hoca Dehhânî, yedi asır evvel, bu adresi bulup, tam ortasına bağdaş kurup oturmuşlar. Bu saâdet tablosunu seyredebilene ve sevgi hazzını duyabilene ne mutlu…

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: