2 Aralık 2022

Eski İstanbul’da, “Seyr-i Sefâin” ve “Şirket-i Hayriyye” isimli şehir içi vapur taşımacılığı yapan şirketler varmış. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhûriyet’in ilk yıllarına rastlayan zaman diliminde, bahsedilen vapurlarla ilgili pek çok hoş hikâye ve anekdot anlatılır, hayli çekici tesbîtler yapılır. Bu tesbîtlerden biri, iskelelerde vapura binen İstanbullu hanımefendi ve beyefendilerin kibârlıkları, zarâfetleri üzerinedir. O dönemin vapurları, iklîm kaynaklı sebebler dışında, en çok İstanbulluların birbirlerine “Siz buyurun! Lûtfen siz buyurun!” diye iltifât etmeleri yüzünden tehirli kalkarlar ve bir sonraki iskeleye de aynı sebeble geç giderlermiş.

Şimdiki yürek parçalayan kabalık sahnelerine bakınca, o hakîkaten nâzik ve kibâr insanların ahfâdı olup olmadığımızı, hüzünle soruyoruz. Abdülhak Şinâsî Hisâr’ın diline akseden efendiliği anlatanlar, onun Fransa’daki meşhûr “La Seine Nehri”nden bahsederken bile dilimizdeki birinci tekil şahıs zamîrini kullanamadığını, “Siz Nehri” dediğini kaydederler.

Lâle Devri dediğimiz kısmî yenileşme ve küçük bâzı inkılâbların yapıldığı yıllara, şiirleriyle damga vuran Nedîm:

            “Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sanâ
            Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı âl olmuş sanâ”

derken, Türk insanının hangi nezâket kalıbı ile konuşması gerektiğini, hangi hayrân olunacak tavırları ortaya koyması lâzım geldiğini anlatıyordu. Kaba-saba demir kütlelerinin, haddehânede incelip, bize hizmet edecek âletlere dönüşmesi gibi, Nedîm’in gözündeki Türk güzeli, cümle sakîl ve yakışıksız kısımlarından kurtulmuştur. Kelime kuyumcusu Nedîm, Sevgilisinin al yanağı ile şarap şişesinin rengi arasında bağ kurarken, aslâ bir meyhâne mizanseni çizmiyor. Mısrâlarına dâvet ettiği kelimeler ile, Dünyâ’nın en büyük ve en asîl milletinin nasıl konuşması îcâb ettiğini anlatıyor.

Ömrünün hayli uzun bir kısmını okullarda geçirmiş bir âciz kul olan bu satırların kemter yazıcısı, yaşadığımız günlerde herhangi bir okulun önünden geçmeye, hattâ belli bir mesâfeden okula yaklaşmaya korkuyor. Kız, erkek ayırımı yapmaksızın, talebe ağzından çıkan “kaba” tâbirine rahmet okutacak kerîh sözleri duydukça, kemiklerinin içinin sızladığını hissediyor. Biz, bu hâle nasıl geldik? Bu tarzda, hiçbir ölçüye ve endâzeye vurulamayacak vahşette konuşmayı, bu çocuklara kim öğretti? Gâliba, hepimiz el ele vererek, müşterek bir mesâî ile bu uçurum kenârı manzarasını çizdik. ..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: