7 Mayıs 2021

Tarih düşürme geleneği, eski kültürümüzün ilginç ve oldukça dikkat çeken taraflarından birisidir. Cami, çeşme, şadırvan, medrese, kütüphane, hastane, kışla, köprü, mezar taşı gibi birçok mimari unsur tarih mısralarıyla adeta tezyin edilmiştir.[1] Bu yönüyle bu geleneğin mimariyle şiirin bütünleştiği alanlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Tarih düşürme geleneği belki en çok birinin ölümü üzerine karşımıza çıkar. Bir sevilenin hatırasını mısralara nakşederken onun göçüp gittiği zaman dilimi, her biri bir sayıya tekabül eden harflerle estetik bir tarzda dile getirilir.

Tarih düşürme geleneğinde harfler bir bütünlük hâlinde bir araya gelir. Bu durumda tarih, edebiyat ve estetiğin bir bütün hâline geldiği bir anlayış hâkimdir. Edebî metinlerde tarih beyitleri ve mısralarına yer verilmesi onların sahip olduğu bu estetik değerin yanında bir de temsil ettiği belge niteliği dolayısıyladır. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi bu tür edebî metinlerin en tipik örneklerini sergiler. Seyahatnâme’nin hemen her sayfası mimarî eserlere nakşedilen bu tarih beyitleri, mısraları, kıtaları ve bu konuda başka nazım şekillerinde yazılmış şiirlerle doludur.

Konunun bizce en ilginç yanı herhalde kendi vefatına tarih düşürenlerdir. Bu durum insanın kendi vefatını bilmesini icap ettirir.

Biz bahsimizle ilgili karşımıza çıkan vefat tarihlerini bu yazıda kısaca değerlendirmeye çalışacağız. Burada vefat tarihini bilenlerin ağırlıklı olarak mutasavvıflar olduğunu fark ettik. Yazımızda Hasan Ünsî Efendi, Niyâzî-i Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, İshak Çelebi, Ahmed Feyzî Efendi, Keçecizade İzzet Molla, Keçeicizâde Fuad Paşa, Suyolcuzâde Ahmed Nehrî, Mustafa Kâmil Bey ve Nâbî’nin vefat tarihleri değerlendirilecektir. Ancak asıl konuya geçmeden önce bahsetmemiz gereken bir başka husus kendi vefatını haber veren edebî ve tasavvufî şahsiyetlerin yanı sıra günümüzde de bazı yazarların konuya dair birtakım örnekler sergilemiş olmasıdır.

Kendi Vefatını Bilen Mutasavvıflar

Tasavvufî kaynaklarda ve özellikle de menkıbelerde İbnü’l-Fârız, Hallâc-ı Mansûr, Ahmed-i Ümmî gibi bazı sûfî şahsiyetlerin kendi vefatlarını önceden haber verdikleri ifade edilir. Bu kaynaklardan birisi İbrahim Has tarafından kaleme alınan Tezkiretü’l-Has’tır. Tezkiretü’l-Has’ın haber verdiğine göre ne zaman vefat edeceğini bilen mutasavvıflardan birisi Hallac-ı Mansur’dur. Kendisine “Ey Şeyh! Ârif kimdir?” diyen Abdülmelik-i Uskâf’a, Hallac şöyle cevap vermiştir: “Ârif odur ki, 309 senesinde Zilkade ayının yirmi dördüncü seşenbih günü (M. 26 Mart 922) Bağdâd’a Babü'ttâk'a ileteler. Elini ve ayağını kesip gözlerini çıkarıp ve başı aşağı berdâr eyleyeler ve cismini yakıp külünü yele vereler.”[2] Dolayısıyla Hallac-ı Mansur vefat tarihini haber verdiği gibi bunun nasıl olacağını da söylemiştir.

Yine aynı tezkirede kayıtlı olduğuna göre bir gün Kazasker Feyzullah Efendi, devrin önde gelen mutasavvıflarından Ahmed-i Ümmî’ye şöyle der: “Şeyh, bize her gelen şeyh birer kerâmet satarlar. Sen de bize bir kerâmet satsana. Sende hiç kerâmet kaydı yokdur.” Ahmed-i Ümmî başta buna razı olmasa da sonunda mecbur kalıp şu karşılığı verir: “Bin yüz yirmi sekiz senesi gelince, o sene Şabânının on sekizinci günü vefât ederim. Ve ben vefât etdikden sonra Üsküdar'a bir sene mürûrunda yirmi beş çeşme binâ ederler. Ondan sonra bin yüz kırk üç senesi gelince Rebiü'l-evvelinde bu Devlet-i ‘Aliyye adamlarından kimse kalmaz. Hep giderler. Lâkin senin bir mikdâr mâlın telef olur. Vücûduna bir zarar yokdur. Bâkilerinin mâlları ve cânları gider.” Tezkirenin yazarı İbrahim Has şöyle der: “Vefâtları kendi buyurdukları gibi H. 18 Şabân 1128/M. 7 Ağustos 1716 senesinde vâki olmuşdur.”[3]

Mutasavvıflar arasında kendi vefatını bilenlerden birisi de Hicrî 895 senesinde vefat eden Abîdullah-ı Semerkandî’dir. Yine İbrahim Has’ın kaydettiğine göre Abîdullah-ı Semerkandî, Fatih Sultan Mehmed’in Belgrat seferine de katılmıştır. Abîdullah-ı Semerkandî’nin vefatına düşürdüğü tarih şöyledir: “Nümând mürşid-i râh (yolun mürşidi vefat etti)”.[4]

Kendi vefatını bildiği ima edilen şahsiyetlerden bir diğeri Şem‘î’dir. Hasan Çelebi Tezkiresinde bu husus şöyle anlatılır:

“Hâlet-i rıhleti bu hey’etüzreolmışdur ki bir gice ki derûn-ı felek-i devvârsîne-i zâlim ü seffâk ve dil-i pür-gıll-ı bahîl ve ehl-i imsâk gibi tîrevütâr ve gubâr-ı hicâb-ı zalâmsâtir-i dîde-i encüm-i seyyârolmışidi. Şi’r:

Şebî zülfîn cânân-râ mümâsil

Dırâz u tîre vü dilgîr ü hâ’il

Şem’îdahı bir deste şem’ alup bu giceŞem’înünşebistânıvardurdiyühânkâh-ı Vefâda olan mücâvirân ve ihvân u yârânını da’vet eyler. Sizler zikre meşgûl olun ben bir pâreistirâhatideyindir. Anlar dahı bir mikdârzikr-i hâlık-ı Perverdigâridüpmezbûrıhâb-ı râhatdanbîdâr itmek isterler. Görürler ki çeşm-i cismini hâb-ı ecel almış bîdâr olması ferdâ-yıkıyâmete kalmış.”[5]

Kendi Vefatına Manzum Tarih Düşürenler

Buna benzer anekdotların Türk Edebiyatında hatırı sayılır bir yekûn tuttuğunu ifade edebiliriz. İşin daha ilginci bazı mutasavvıfların ve şairlerin kendi vefatlarına manzum tarih düşürmeleridir. Kendi vefatına tarih düşürme eski edebî kültürümüzde “kehânet-i şâirâne” başlığı altında değerlendirilen durumlardandır ve kaynaklarda bu başlık altında çok ilginç bazı örnekler nakledilir. Örneğin M. 1712 senesinde vefat eden Nâbî’nin kendi vefatına düşürdüğü ve H. 1124 senesini veren Farsça “Nâbî be-huzûr âmed”[6] mısraı da kehânet-i şâirâne arasında değerlendirilen sözlerdendir. Seyrekzâde Âsım, tezkiresinde “Merhûm kendü vefâtına kendü söyledigi târîhdür ki, ba’de’l-vefât ceridesinde kendü kalemi ile maktûb bulunmuşdur.”[7] dedikten sonra yukarıdaki tarih ibarelerinin yer aldığı şu Farsça beyti kaydeder:

Tahkîk-i şinâsân-ı ma‘nâ-yı şuhûd u gayb

Gûyende-i târîh-i Nâbî be-huzûr âmed

Vefat tarihini bilenlerden ve buna tarih düşürenlerden birisi de Halvetiyye büyüklerinden Hasan Ünsî Efendi’dir. Mustafa Tatcı bunu “Hasan Ünsî, aynı zamanda kendi vefâtına tarih düşüren veya konuşmalarında vefât tarihini ima eden ender sûfîlerden birisidir.” şeklinde ifade eder. Onun divanında bu konuda birkaç tarih beytine rastlanmaktadır. Onlardan birisi şöyledir:

Bildi ömri târihin oldı Hasan gamdan esen

Ni’me dâr-ı muttakîn-i evc zihi cây-ı hasen (H. 1136)[8]

Mustafa Tatcı, Hasan Ünsî için “Düşürdüğü diğer bir târih ise, tavîl bir ilâhîdir. Târih mısra’ının iki ta’miyesi vardır ve şöyledir.” diyerek bir de aşağıdaki beyti vermektedir:

Gelüp düferd didi târih buna hoş düşdi mu’teber

Mübârek bu libâs ile kabr-i Ünsîye münevver[9]

Yine Mustafa Tatcı bu beyit için “Bin yüz otuz dört düşen bu tarih, iki tamiyelidir.”[10]der. Hasan Ünsî bir rubâîsinde de yaşından ve vefat edeceği tarihten lafzen bahsetmiştir:

Bin yüz otuz altı senesi vifâk

Erişdim seksen bire bi’l-ittifâk

Çün ömür bunda tamâm oldu hemân

Hicret etdim dosta bundan bi’r-rifak[11]

Bursalı İsmail Hakkı da kendi vefatına tarih düşürenlerdendir. Vefat ettikten sonra şâir Bâki Efendi’ye mânâsında “Kebş-i ruhum Hakk’a kurbân eyledim” mısraının kendi vefat tarihini işaret ettiğini bildirmiştir. Bu mısraının daha sonra onun vefat tarihi olduğu anlaşılmıştır. Yine Bursevî’nin “Kitâbü Nakdi’l-hâl” adlı eserinde bulunan bir şiirinin sonunda yer alan bir mısranın da vefatına işaret ettiği anlaşılmıştır. Mehmed Şemseddin Efendi bu hususu onun kerametlerinden saymıştır. Bu şiirin tamamı taşa işlenmiştir. Söz konusu tarih beyti şöyledir:

Âteş-i tevhidi her kim yaktı kânun-ı dile

Hakkıyâ envâr-ı Hak’la pür oldu merkadi[12]

Osmanlı dönemi şairlerinden İshak Çelebi de vefatına tarih düşürenlerdendir:

Gelicek hâlet-i nez’a dedi târihini İshâk

Yöneldim cânib-i Hakka başı açık yalın ayak[13]

18. Yüzyıl şairlerinden Suyolcuzâde Ahmed Nehrî de kendi vefatına manzum tarih düşürenlerdendir. Kâdirî tarikatına mensup olan Nehrî 1768-69 (H. 1182) senesinde vefat etmiştir. Onun, kendi vefatına düşürdüğü tarih şöyledir:

Asla âgâz eyleyüp tıfl-ı gönül

Didi bahr-i vahdete Nehrî revân

İbnüleminMahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri’ndeTebrizli Ahmed Feyzî Efendi isimli bir şairden bahseder. O da kendi vefatına tarih düşürenlerdendir. Onun düşürdüğü tarih şöyledir:

Geldim kapuna Yâ Rab, elim boş, yüzüm siyâh

İsyânımacezâ olarak koğma, etme dûr

Nefse uyup da olmayacaktım güneh-kâr

‘Lâ taknatu’ bu hâle beni eyledi cesûr

İsyânıma tekâbül eder bir cemîl fi’il

Etmiş değil bu âne değin bendeden sudûr

İllâ ki Ehl-i Beyt-i Resûl’ün mahabbeti

Zulmet-serây-ı kalbimi etmişti gark-ı nûr

Feyzî değilse mazhar-ı gufrân-ı Zü’l-celâl

Târih-i rıhleti neden olmuş ‘Hüve’l-gafûr’ 1328 (M. 1910)[14]

Son beyitten anlaşıldığına göre şair vefatına “Hüve’l-Gafûr”u tarih olarak düşürmüştür. Yine İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri’nde Mustafa Kâmil Bey’in kendi vefatına düşürdüğü tarihi de kaydetmiştir. Tarih için İbnülemin “Vefat ettiği gece irticalen şu târih sünûh etti.” der ve tarih mısraını verir:“Mîr-i Kâmil cennet-i âlâya etti intikâl.” 1927[15]

Yine Son Asır Türk Şairleri’nde İbnülemin, Keçeçizade İzzet Molla’yla ilgili bir mecmuada gördüğü şu satırları nakleder: “Şuarâdan İzzet Molla’nın yüzüğü taşına muharrer olan mısraı bade ve fatihi şeddeli harfler okunduğu gibi ikişer defa hesap olunarak vefatına târih çıkmıştır.” Tarih beyti şöyledir:

Fevtine nakş-ı nigîn-i târih

‘Yaft nâmem zi-Muhammed İzzet’[16]

Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde yetişmiş önemli devlet adamlarından Keçecizâde Fuat Paşa’nın vefatına “Ehl-i imân rûhuna geçme oku bir Fatiha”[17] şeklinde bir tarih mısraı düşürdüğü söylenir.

Buraya kadar Türk Edebiyatında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğümüz tarih düşürme geleneğinin ilginç bir yönü hakkındaki malzemeleri sergilemeye çalıştık. Burada tanınmış bazı zevatın kendi vefatlarına düşürdükleri tarihleri paylaştık. Kendi vefatına tarih düşürenler, ölüm zamanlarını biliyor demektir ki, bu durum çok dikkat çekicidir. Kendi ölüm zamanını bilmenin elbette kendi içinde bir açıklaması vardır. Buna göre bazı şairlerin geleceği bildiği, en azından ne zaman ölecekleri hakkında malumata sahip olduğu sonucu ortaya çıkar ki bu hususu açıklamak bugün için oldukça güç bir meseledir.

Dipnotlar

[1] İsmail Yakıt, Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2010, s. 17.

[2] İbrahim Has Halvetî, Erenler Kitabı Tezkiretü’l-Has, Haz.: Mustafa Tatcı-Musa Yıldız-Yasin Şen, H Yayınları, İstanbul 2017, s. 502.

[3] İbrahim Has Halvetî, a. g. e., s. 379-380.

[4] İbrahim Has Halvetî, a. g. e., s. 404.

[5]Aysun Sungurhan Eyduran, (haz.) KınalızâdeHasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, Ankara: Kültür Bakanlığı. Ankara 2009, s. 431-432 (E-kitap Erişim Tarihi: 09.04.2017).

[6] Ahmet Talât Onay, Açıklamalı Divan Şiiri Sözlüğü, Haz.: Cemal Kurnaz, Birleşik Yayıncılık, Ankara 2007, s. 233.

[7] Ali Osman Coşkun, Seyrekzâde Mehmed Âsım’ın Hayatı ve Zeyl-i Zübdetü’l-Eş‘âr Adlı Eseri, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1985, s. 150.

[8] İbrahim Hâs, Menâkıb-Nâme-i Hasan Ünsî Hazırlayan: Mustafa Tatcı, Kültür Bakanlığı, Ankara 2002, s.3

[9] İbrahim Hâs, a. g. e., s.3

[10] İbrahim Hâs, a. g. e., s.3

[11] İbrahim Hâs, a. g. e., s.3.

[12] Ali Namlı, İsmail Hakkı Bursevî, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 112.

[13] Mustafa İsen, Ötelerden Bir Ses, Akçağ Yayınları, Ankara 1997, s. 136.

[14]İbnü’l-emin Mahmud Kemâl İnal, Son Asır Türk Şairleri (Kemâlü’ş-Şuarâ), Cilt 1, Hazırlayan: Müjgân Cunbur, AKM Yayınları, Ankara 1999, s. 647-648 (Şiirde tırnak işareti içinde verilen iktibaslar metinde orijinal harflerle verilmiştir.)

[15] İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri (Kemâlü’ş-Şuarâ) II, Hazırlayan: M. Kayahan Özgül, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000 s. 1134.

[16] İnal, İbnü’l-Emin Mahmud Kemal a. g. e., s. 1066 (Farsça mısra metinde eski harflerledir. Manası da şöyle verilmiştir: “İsmim Muhammed’den yücelik buldu.)

[17] Ergun Göze, Son Sözleri Ansiklopedisi, Boğaziçi Yayınları İstanbul 1994, s. 159.

Bu kategorideki Makalelerden