Kültür – San’at Yazıları

MACİDE

Huzurun ilk bölümü, romanın bilge karakteri İhsan’ın hastalığı çerçevesinde, geriye dönüşlerle Mümtaz’ın çocukluk günleri hakkında okurun bilgilendirilmesiyle geçer. Ardı ardına babasını ve annesini nasıl kaybettiğini, bu yitirişlerin henüz çocuk yaştaki Mümtaz’ı nasıl etkilediğini ve hayatı boyunca sürecek talihsizliklerin bir başlangıcı olduğunu romanın ilk sayfalarından öğreniriz. Kahramanımızı İstanbul’a taşıyan da bu ölümlerin getirdiği yalnızlıktan kurtulma telâşıdır. Mümtaz ailesini kaybettikten sonra ağabey dediği amcaoğlu İhsan’ın evine sığınmak zorunda kalmıştır. Taşrada geçen ilk hayat tecrübesinin ardından, akrabalar arasındaki –kendisi için– yeni bir muhitin bireyidir artık küçük Mümtaz. Fakat nasıl bir mekândır İhsan ağabeyinin evi? Bir yığın hatıralarla dolu, Tanzimat kültürünün henüz tam anlamıyla ortalıktan çekilmediği ve keder mefhumunun ağırlığı altında nefes alıp vermeye çalışan hülyalı bir ev. Eski şen zamanların debdebesinden uzak düşmüş bu mekân, artık fazlasıyla sükûnet dolu ve bir hayli can sıkıcıdır. Fakat günün birinde İhsan, Macide adlı bir kadınla evlenir. Bu izdivaç ansızın evin havasını değiştirir, canlandırır. Genç kadın kendisiyle ve çeyiziyle beraber yepyeni bir hayatı da getirmiştir. “Etrafındaki her şeye kendi içindeki saadet duygusunu geçiren insanlardandır(s.34)” bu genç kadın. Kısa zamanda hem kocasının kasvetli şahsiyetini yumuşatmasını bilmiştir, hem de çocuk yaştaki Mümtaz’la arkadaş olmayı başarmıştır. Neredeyse sihirli bir kadındır. Gelin geldiği evi ağır atmosferinden sıyırarak, her köşesinden haz alınabilecek bir yuva haline dönüştürmüştür. Öyle ki, Mümtaz artık, “İnsanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur(s.34)” demeye başlamış, sığıntılık duygusundan kurtularak, Macide’nin sağladığı imkânlarla hayata yeniden bağlanmanın yolunu bulmuştur. Cengiz Dağcı Badem Dalına Asılı Bebekler adlı eserinde, “Evin kadını ölünce ev de ölür” der. İşte Macide, bu tespiti ters istikametten doğrularcasına, İhsan’ın evine adeta can vermiştir.

Mümtaz’ın düşüncesinde “acaip bir mahlûk”tur Macide. “Her şeyi, herkesi peşinden sürükleyen, bir büyü gibi değiştiren küçük bir kadın(s.34).” Mümtaz onu arkadaş sıfatıyla benimsemiştir, fakat bilinçaltında annesinin yerine koyduğuna da kuşku yoktur; (keza Macide’nin kocası İhsan’a da zaman zaman babalık pâyesini yakıştırmaktan çekinmemektedir). Artık sabahları okul çantasını bu kadın hazırlamakta, giyimini kuşamını idare etmekte, tatil günlerinde Mümtaz’ı İstanbul sokaklarında geç saatlere kadar gezdirmektedir.

Ne var ki, Huzurun 34. sayfasında tasvir edilen bu saadet rüyası pek fazla sürmemiş, bir zaman sonra, peş peşe gelen felaketlerle gölgelenmiş, araya bir başka ölümün saltanatı girmiştir. Macide ikinci çocuğu Ahmed’i doğurmazdan hemen önce ilk kızı Zeynep’i hastane bahçesinde bir otomobil kazası sonucu kaybetmiştir. Zeynep’in ölümü öylesine olmayacak tesadüflerin üst üste binmesiyle hazırlanmıştır ki, başta Ahmed olmak üzere, tüm aile bireyleri söz konusu kazadan dolayı kendilerini suçlu hisseder hale gelmişlerdir. Bu hadiseden hemen sonra Macide, Ahmed’i güç bela –ağır bir humma içinde– dünyaya getirmiştir getirmesine ama, ruhsal dengesini de bir hayli yitirmiştir. Genç kadın, kocasının ihtimamına ve Ahmed’in varlığına rağmen bir daha eski sağlığına kavuşamamış, üstelik günden güne daha da kötüleşmiştir. Doktorlar artık ona bir enkaz gözüyle bakmaktadırlar. Umutsuzdurlar. Hatta İhsan’a yataklarını ayırma telkininde bulunacak kadar ileri götürmüşlerdir karamsarlıklarını. Macide tekrar gebe kalacak olursa, zihnî rahatsızlığını doğacak çocuğuna aktarması ihtimalinden korkmaktadırlar. Oysa İhsan doktorların bu görüşüne şiddetle karşı çıkmaktadır ve yeni bir anneliğin yaratacağı sorumluluk fikrinden medet ummaktadır. Üçüncü bir çocukla karısının hayata yeniden bağlanacağına gönülden inanmaktadır. Kaldı ki, “bu kadar genç bir kadının –tekrar– anne olmak hakkından mahrum edilmesini, hem ona, hem tabiata karşı bir cinayet(176)” şeklinde algılamaktadır.

Nihayet İhsan, yeğenine de danışarak –Zeynep’in ölümü üzerinden yıllar geçmiştir ve Mümtaz artık genç yaşına göre olgun ve fikirlerine itimat edilen bir erkektir– kesin kararını verir. Aileye yeni bir bebek gelmelidir. Aslında bu son derece tehlikeli bir karardır. “Aksi netice verseydi büyük felaket olurdu(s.176)” diyor Mümtaz. Huzurun 176. sayfası söz konusu karar hadisesine ve sonuçlarına ayrılmıştır. Mümtaz burada sevgilisi Nuran’a meseleyi kısaca ama yoğun cümlelerle anlatır; muhatabının anlamlı sorularına cevap verir. İşte bu 176. sayfa bizce çok önemlidir.

Tanpınar, okuru –her nedense– ölen kız hakkında bilgilendirmiyor. Üç-dört kısa paragrafla kaza hadisesini anlatıp geçiyor. Oysa Macide’nin ikinci kızı Sabiha hakkında romanın ilk bölümünde yeterli malûmat aktardığını görüyoruz. Gürültücü, haylaz ve hayat dolu bir kızdır Sabiha. Onu doğurduğu zaman yarı deli sanılan annesinin akla ve hayata dönüşüne(s.13)  vesile olmuştur. Küçük kız artık evin gözbebeğidir. Ağabeysinin pabucunu dama atmıştır. Üstelik Ahmed bile olağan bir kıskançlığa kapılmak yerine, “kalplerdeki yerini almaya başlayan kardeşinin saltanatını tabii bulmaktadır(s.13).” Elbette Ahmed’in bu tutumu insiyakî bir davranıştır. Annesinin gözle görülür iyileşmesinde kardeşinin etkisini sezinlemekten kaynaklanmaktadır. Kendi doğumu bir faciaya yol açmıştır, ama Sabiha onun bu kabahatini telâfi etmiştir. Ağabeysinin durgun ve suçluluk kompleksiyle yoğrulmuş seciyesinin aksine, Sabiha şen şakrak bir çocuktur. Durmadan konuşmakta, gezmekte, masallar uydurmakta, şarkılar söylemektedir. O, evin masalıdır(s.11).” Biz, Tanpınar’ın ihmali sebebiyle, Zeynep ve Sabiha arasında bir kıyaslama yapmak imkânından mahrumuz. Yine de, yazarın Sabiha’yı yaşatması keyfiyetinden yola çıkarak ve ilerleyen satırlarda serdedeceğimiz yorumları göz önünde tutarak diyebiliriz ki, ölen Zeynep eskinin devam imkânı bulamayan yönlerini (muğlâk da olsa) temsil etmektedir; Sabiha ise aksini. Onun neşeli ve dolayısıyla hayata bağlı kişiliği de bizim bu görüşümüzü destekler mahiyettedir.

Batı’nın mânâdan çok maddeyi öne çıkaran disiplin anlayışıyla yetişmiş doktorların Macide’ye “enkaz” gözüyle baktıklarını daha önce belirtmiştik. Bu haliyle genç kadın bir bakıma “hasta adam” Türkiye’yi çağrıştırmaktadır. Kendisinden umut kesilmiştir. Hatta modern/seküler tıbbın peşin hükümleri onu hoyratça yargılamış, adeta ölüme mahkûm etmiştir. Nihayetinde doğum bile yapmaması evlâ olan işi bitmiş bir kadındır. Sağlığına kavuşması mucizedir. Tıpkı Batı’nın gözündeki Türkiye gibi! Onun karakterini mazi yoğurmuştur. Eski zamanların insanına yakındır. Geleneksel Türk yaşam biçiminin uygulayıcısıdır.  Evine bağlı, her şeye rağmen ailesini çekip çevirebilen, dışarıda pek gözü olmayan, yerine göre otoriteyi eline almayı bilen ve yerine göre de geri çekilmekten gocunmayan tipik Türk kadını. Bir bakıma Nuran’ın selefidir. İhsan, karısının hayatımızdaki vazgeçilemez konumunun farkında olduğu içindir ki, doktorların telkinlerine kulak asmayarak bir kumar oynamaya karar verir. Yeni bir doğum elbette ki her şeyin sonu olabilecektir. Olumsuz bir netice Macide’yi bütünüyle sarsabilir. Sevdiği kadını kendi eliyle ölüme göndermekten korkmaktadır İhsan. Onun ölümü eskinin devam etmesi gereken yönlerinin sükûtu anlamına gelmektedir. Mutlak bir felakettir bu. Ne var ki İhsan hayata güvenen adamdır. “Hayatın mucize ile dolu(s.176)” olduğuna yürekten inanmaktadır. “Hayatın sırrı yine kendisindedir(s.176).” Macide’nin ruhen iyileşeceğine, sağlıklı bir çocuk dünyaya getireceğine inanmamakla geçmişin birikimlerine sırt çevirmek aynı şeydir. Maziyi bir kalemde silip atmaksa hayat karşısındaki direncimizi ve var olma kudretimizi yitirmek demektir. Evet; Macide (yani Türkiye) hastadır. Hem de yalnız bedenen değil, ruhen de buhran içerisindedir. Fakat onu niçin yokluğa terk edelim? Kaldı ki, Macide ölürse, İhsan da artık yaşayamaz. Macide ruhtur, hayattır, varlığımıza anlam katan kültür kodlarıdır. İhsan kendi kumarını oynamak zorundadır. “Kaybetseydi” diyor Mümtaz; “hepimiz perişan olurduk(s.176).

Karısını ayakta tutma mücadelesinden anlaşılacağı üzere, İhsan, yıpranmış bir malzemeden yepyeni –fakat eskiye bağlı– bir yaşam formu oluşturmanın peşindedir. Keza, “Biz yapacağı birtakım işi, mesuliyetleri olan insanlarız(s.273)” diyen bir İhsan’ın güçlükler karşısında pes etmesi düşünülemez. Onun ölüm (yok oluş, hatta kültürel inkıraz) karşısındaki sözleri de karısına yönelik bağlılığı ve umutları açısından bir hayli aydınlatıcıdır: “Yakınlarımız, sevdiklerimiz için ölümü kolay kolay kabul edemeyiz. Kendi ölümümüzle bütün meseleler hallediliyor, fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle insan temelinden yıkılıyor(s.173).

Bütün bunlardan sonra anlaşılıyor ki, Macide’nin ruhsal sorunları insanımızdaki manevî sarsıntının romana yansıtılış tarzlarından biridir. Bu ruh halinden doğan bedenî arızalar da yine Türk toplumundaki maddî bozulmaya işaret etmektedir. Fakat söz konusu arızalar giderilemeyecek denli müzmin vakalar değildir. Yeni bir hamleyle, yerinde müdahalelerle hasta kurtarılabilir. Macide’yi kurtaracak olan yeni hamle ise “doğum”dur: Türkiye’nin yeniden doğuşu. Böylesi bir doğum, hayatla tekrar barışmak anlamına gelmektedir.

Öyle de olmuştur. Rahatsızlığın varlığını olgunlukla kabullenerek tedavi yollarını aramanın, hayata güvenmenin ve azmin semeresini İhsan epey zahmetlerden sonra görmüş ve Sabiha yeni bir hayat imkânının müjdesiyle birlikte dünyaya gelmiştir. Fakat bu Sabiha kendi başına bir fert değildir. Yukarıda, Zeynep’in eskinin devam imkânı bulamayan yönlerini temsil ettiğinden bir cümleyle bahsetmiştik. Sabiha ise tam tersine, devamlılığın şahsında hayat bulduğu kızdır. Hem yenidir, hem eski. Kişiliğiyle Sahnenin Dışındakiler romanından tanıdığımız adaşını hatırlatır. Geçmişteki Sabiha daha durgun ve talihsiz biridir, ama çevresindekileri kendisine tutsak etmek konusunda yeni Sabiha ile benzeşir. Aslında eski Sabiha, Macide, Nuran ve yeni Sabiha hayatımızdaki devamlılığın halkalarıdırlar.                               

NURAN’IN DRAMI

Ahmet Hamdi Tanpınar Huzurun ikinci bölümüne kısaca, “Bu, dünyanın en basit aşk hikâyesidir(s.66)” cümlesiyle başlar. Fakat -dikkatle okunduğu takdirde– satırların arasında öylesine kaybolup gideriz ki, “basitlik bu hikâyenin neresinde?” diye sormak zorunda kalırız. Oysa Tanpınar yerden göğe kadar haklıdır; insanoğlunun tek bir dramı vardır çünkü: Cennet adını verdiğimiz ideal ülkeden çıkarıldığımız günden beri arayıp durduğumuz huzur! Hayatın bütün yoğunluğu ve ağırlığı, aslında bu arayışın hikâyesinden ibarettir. Dolayısıyla Huzur evrensel bir romandır. Ama her şeyden önce, Türk insanına özgü bir destan. Biz, aynı kökten geldiğimiz diğer bütün toplumlara kıyasla daha saf ve daha masum bir millet olarak kalmayı başardığımız içindir ki, hayat denilen abes rüyanın basitliğini ve anlamsızlığını herkesten fazla idrak etmiş bir medeniyete sahibiz. Söz konusu saflığımızın iki temeli bulunduğu vehmine rahatlıkla kapılabiliriz: Göçebelik ve tasavvuf! Şu halde Huzur gerçekten de dünyanın en basit hikâyesidir. Ve bir o kadar da karmaşık. Karmaşıktır çünkü ağırlığı altında ezildiğimiz yoğun dramımız aslında, Büyük Patlama’yla açığa çıkan parçalanmışlığın, bir diğer ifadeyle mekanik zamanın eseridir. Bu, her şeyin giderek karmaşıklaştığı ve içinden çıkılmaz bir hal aldığı yaşam formudur.

Burada bir soru yöneltmemiz gerekiyor: Kimdir Nuran? Mümtaz’ın aklını başından alan –ya da aklını başına getiren– bu genç kadın neyin nesidir? Romandaki işlevi nedir? Basit bir aşk hikâyesinin sıradan bir kahramanı mıdır?

Mümtaz’a göre, Nuran, en büyük sırrı sadelikte olan kadındır(s.128). O, divan şiirimizin bir hayli yıprattığı, halk türkülerimizde özgünlüğünü hâlâ muhafaza eden, Pierre Loti’nin şahsında bütün Batı’nın içten içe hayranlık beslediği, medeniyetimizin tarihî serüveni içerisinde son şeklini almış ve bütün varlıklar arasında Tanrı’yı en fazla andıran Türk kadınıdır. Öyle ki, Mümtaz’ın evine konuk olduğunda, bütün aynalar onun varlığıyla çıldırırlar. Bütün duvarlar, bütün tavanlar, her döşeme parçası bir mukaddes ziyaretin takdisini almış gibidirler(s.129). Hem Tanpınar, hem Mümtaz, hem eşyalar ve hem de benliğini romanın bir tablo gibi düzenli atmosferine kaptırmış olan okur muhayyilesi Nuran’ı kutsal bir varlık olarak algılamakta tereddüt etmez. Tanpınar’ın hemen her eserinde karşımıza çıkan “Mahur Beste” nasıl ki Türk musikisini temsil ediyorsa, Nuran da insanda ilâhî neşveyi bulan tasavvufî espri içinde Tanrı’yı, Tanrı’yla birlikte maziyi, yekpare zamanı, klasik kültürümüzü ve tabiatıyla huzuru temsil etmektedir. Nuran’ın bu temsil görevi insanlığın dramına paralel olarak hayatımızın her cephesini kapsar. Türk toplumundaki (kökleri çok eskilere inen) düalist yapı Nuran’ın kişiliğinde, yaşam tarzında ve çevresindeki insanlarla diğer cansız varlıkları etkileme ve algılama biçiminde her saniye karşımıza çıkar.

Baba tarafından Mevlevî, anne tarafından Bektaşî (s.107) olduğunu öğrendiğimiz Nuran, Rumeli’nden Anadolu’ya dek uzanan millî coğrafyanın belli başlı bütün halk türkülerini bildiği gibi, Bektaşî nefeslerine, Kadirî naatlarına ve münevver şehir hayatının ürünü olan Boğaziçi şarkılarına da vâkıftır (s.135). O, Mümtaz’ın gözünde, hem saraylı bir asilzadedir, hem Kütahyalı bir genç gelindir, hem de bir aşiret kızıdır. Bütün bunlar Mümtaz için gün geçtikçe sevgilisini kendi gözünde değiştiren, tamamlayan, aşklarına bir ruh disiplini veren şeylerdir(s.135). Bu haliyle Nuran, daha Ön Asya’ya gelmezden önce, Oğuz toplumundaki Üçok-Bozok ve Yürük-Yatuk ayrışmalarıyla hükmünü icra etmeye başlayacak olan düalist kimlik kodlarımızın sembolüdür. Alevilik-Sünnilik, İslâm öncesi ve İslâmî dönem, eski-yeni, Doğu-Batı, Anadolu-Rumeli farklılaşmaları Nuran’ın şahsında bir bütünün parçaları olarak yorumlanır. Üst üste binmiş zamanlardan şikâyet eden Tanpınar birlik özlemini Nuran’da tatmin etmek ister gibidir. Dolayısıyla Nuran, modern zamanların realitesi olan milletleşme sürecinin yoğurduğu bir karakterdir aynı zamanda. Keza yazar, Mümtaz’ın hocası, babası, dostu, ağabeyi ve her şeyi olarak tanıdığımız İhsan’a şöyle dedirtir: “Ben milliyetçiyim… Realitenin adamıyım… Ben içinde yoğrulduğumuz tekneden işe başlamak istiyorum. Ben Türkiye’yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kâinata, insana, her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim(s.231).” Dikkat edelim: İhsan, “ben Osmanlıyım, ben Selçukluyum, ben dünya vatandaşıyım” demiyor. Hümanizmi de inkâr etmiyor. Fakat bir sınır çiziyor. Orhan Okay’ın Yunus Emre için sarf ettiği bir cümleyi İhsan’ı (dolayısıyla Nuran’ı) anlamak için hatırlayalım: “Ondaki derin insan sevgisini, kaynağı eski Yunan-Roma kültüründe bulanan batı ümanizmi ile karıştırmak çok yanlış bir görüştür.

Nuran’a dışarıdan, etrafındakilerin gözüyle bakmaya devam edelim… Eski kocası Fahir’e kulak verecek olursak, “sessiz, yumuşak, kendi âlemine gömülmüş ve ruhen tembel(s.67)” bir kadın portresi karşımıza çıkar. Bu Nuran’ın pasif yönüdür. Ama hangi anlamda pasif? Fahir’in bencilliklerinde ifadesini bulan Batı’nın bireyci dünya görüşüne göre pasiftir kuşkusuz. Kendisini, egosunu ihmal ettiği için pasiftir. Cemaat şuurunun şekillendirdiği bir kültürün son kuşağına mensup olmak sıfatıyla, daima başkaları için yaşamıştır. Çapkın demeyelim ama heyecan arayan kocası için, huysuz kızı için, ruh hastası Suad için, Mümtaz için ve daha bir yığın bencil için. Fakat asla kendisi için değil. O derecede fedakârdır ki, elinden gelse hayvanlar için dahi hususi yemek yaptırmaya(s.297) teşebbüs edecektir.  Peki bu sorumluluk tutkusuyla beraber etrafındakilere yaranabilmiş, onları mutlu kılabilmiş midir? Heyhat! Bütün fedakârlığına rağmen, herkesi bedbaht etmiştir. Tıpkı büyükannesi gibi… Eski bir fotoğraftan şöyle seslenir büyükanne: “Ben, çok sevildim, onun için bana muhtaç olanların hepsi bedbaht oldular(s.123).

Bu kadar çok sevilen, uğrunda bedbaht olmayı göze alabilecek derecede kendisine bağlanılan büyükannenin cazibesi nereden geliyor? Bu kadın aslında mazidir. Roman boyunca ortalıkta görünmez; ara sıra kendinden bahsettirir; eski bir sandıkta unutulmuş izlenimi uyandırır; ama hatırası ve etkisi her sayfada sezinlenir. O, eski şeylerin zevkini veren, eski beste ve şarkılarda yaşayan(s.123) ve bu sebeplerle ebediyete dek yaşayacak olan değişmezliktir. Kendisine hayat alanı olarak Nuran’ı seçmiştir. Nuran’ın damarlarındaki kandır(s.123). Bu kan garip bir halitadır. Onu alaturka musiki dedikleri acayip tokmakla döve döve hazırlamışlardır(s.124). Büyükanne yeri geldikçe Nuran’ın içinde konuşarak zamandaki yolculuğunu ısrarla sürdürür: “Mademki benim kanımı taşıyorsun, sen de sevecek, şu veya bu şekilde ıstırap çekeceksin! Bir kaderden kurtulmaya beyhude çalışma!(s.125)” Keza Nuran, mazinin omuzlarına yüklediği sorumluluklar altında zaman zaman yılgınlığa kapılmış, ondan kaçmayı denemiş, fakat başarılı olamamış ve ömrüne büyükannesinin hâkim olduğunu görerek(s.125) geleneğe boyun eğmek zorunda kalmıştır. Beşir Ayvazoğlu’nun bir eserinde dediği gibi, “Nuran, kendisinde devamın müşahhas olarak tezahür ettiği prototiptir.

Büyükannenin de, torununun da cazibesi buradan gelir. Bölünmüş bir tip olan Mümtaz’ın Nuran’a kolayca bağlanıvermesi sebepsiz değildir. Yekpare zamanın peşinde koşarken talih karşısına Nuran’ı çıkarmış ve aradığı şeyin, Kafdağı’nın ardındaki bütünlüğün (yani huzurun) ve en dağınık unsurların terkibinin(s.152) bu genç kadında bulunduğunu ona ihsas etmiştir. Bir gün Mümtaz, aradığı şeye yaklaşmış olmanın heyecanıyla sevgilisine şöyle der: “Düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım.” Ve devam eder: “Artık zihnimde değil senin vücudunda düşünüyorum. Şimdi vücudun düşüncemin evidir.(s.163)” Kısacası Mümtaz maziye (ve geleneğe) esir düşmüş, ruhundaki fırtınaya kendisini teslim etmiştir(s.149). Nuran’ın romandaki konumu sayesinde anlıyoruz ki, geçmiş zamanı yaşadığımız andan ve istikbalden koparmak, onu hayatımızdan silmek mümkün değildir. Eskimeyi kabul etmeyen mazi, var olmanın yolunu her halükârda bulmaktadır. Daima içimizdedir. Keza, “…o, kendisinden gelmemiz lâzım gelen bir şeydir(s.227).

Buraya kadar Nuran’a hep dışarıdan, etrafındaki insanların şahsî, toplumsal ve ebedî ihtiyaçları doğrultusunda baktık. Vazgeçilmezliğini vurgulayarak kutsadık. Peki ama acaba kendisi ne düşünüyor? Halinden memnun mudur? Bedeniyle ânı yaşadığı halde, ruhuyla geçmişe âit bulunmaktan hiç mi şikâyetçi değildir? Bu soruların cevaplarını romanın ilerleyen sayfalarında Mümtaz’a yaptığı itiraflar sayesinde bulabiliriz: “…bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmak(s.178)”tan söz ediyor Nuran. Demek ki o da muzdariptir. Bir yanıyla yekpare zamanı, bir yanıyla da yekpare zamanın mazi boyutunu temsil ettiği için sıkıntılıdır. İkilem içerisindedir. Kendim olmak istiyorum artık!(s.178) diyerek meramını anlatmaya çalışır. Hayata güveni kalmamıştır(s.177) ve Mümtaz’a (Mümtaz’ın kendisine bağlandığı gibi) bağlanarak, “ben de bir ferdim” demek ister: “Bu sevgi onun sadece başkalarının hayatıyla dolu ruhunda kendine ayırabildiği tek yerdir(s.117)” cümlesi Nuran’ın dramının özetidir.

Ne var ki Nuran bu sevgiyle de iç huzurunu ve şahsî arzularından doğan ihtiyaçlarını tatmin edecek imkânları bulamayacağının farkındadır. Hayatın imkânlarla dolu büyük bir imkânsızlık gezegeni olduğunu tecrübeyle görmüştür. Etrafındaki insanların tazyiklerinden o derece bunalır ki, sonunda, tek kurtuluş umudu olarak benimsediği sevgilisine, “Yeter Mümtaz… Artık bıktım…(s.341)” demek zorunda kalır. Bu cılız direniş bir aşkın sona erdiğinin (ya da akim kalmaya mahkûm bulunduğunun) ilânıdır. Yahut hayat karşısındaki yenilginin ifşaatı. Suad’ın intiharı aslında hem genç kadının, hem de Mümtaz’ın bir yanını öldürmüş, hastalıklı bedeninden kendi ruhunu çekip alırken, onların vücutlarından da yaşama ihtiraslarını zaafa uğratan mahiyeti bulanık bir şeyler koparmıştır. Nuran’ın “O kadar emniyet altındalar ki(s.290)” diyerek klasik asırlarımızın kafesler ardındaki kadınlarının tekdüze yaşam tarzlarına gıpta etmesi de, içerisinde bulunduğu yirminci yüzyılın kadın ihtiyaçlarını tatmin edememesinden ileri gelir. Nuran, sevgilisi için dünya ile arasında en güzel köprüyü(s.340) kurmayı başarmıştır ama Mümtaz ona aynı istikrarı sağlamakta –iyi niyetli olmasına rağmen ve elini kolunu bağlayan yığınla engeller yüzünden– aciz kalmıştır.

Huzura aşk romanlarının zihnimizde uyandırdığı romantik bir çerçeveden bakacak olursak, birtakım önyargılara yenik düşerek, “Yeter Mümtaz” diyebilen Nuran’ı zalimlikle itham etmemiz çok kolay olur. Sayfalar boyunca fedakârlığına tanık olduğumuz bu genç kadını Mümtaz’ın lehine bir fedakârlıkta bulunmaktan kaçındığı için yadırgamamız mümkün hale gelir. Fakat böylesi bir tavır Nuran’a yönelik haksızlıktan başka bir şey değildir. Genç kadının dramını yeterince anlamadığımız mânâsına gelir. Aslında Nuran, ne salt kendisi için yaşayabilen, ne de salt etrafındakiler (toplum) için var olabilen bir tiptir. Her iki yöne de meyleder, bocalar ve sonunda yorgun düşerek ferdî arzularından vazgeçer. Berna Moran Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı çalışmasının ilk cildinde (XV. Bölüm) Huzuru yorumlarken, “Mümtaz’ın kişisel mutluluğu ile toplumsal sorumluluğunun(s.203)” çatıştığından bahseder. Bu tespit yalnızca Mümtaz’ın değil, romanın tüm kahramanlarıyla birlikte –ve özellikle– Nuran’ın da dramının tek cümlelik izahıdır. Keza insan hem bireydir, hem de sosyal bir varlıktır. Fakat Nuran, Lâle Devrinden beri Türk toplumuna musallat olmuş bulunan değerler çatışması ortamının ağırlığı altında fazlasıyla ezildiği için, en az Mümtaz kadar huzursuzdur. Bir de buna, kızı Fatma’nın hırçınlığıyla ayrıldığı kocasının merhamet dilenen teklifleri eklenince, genç kadın her zamanki fedakâr dünyasına dönmekten başka çıkar yol bulamaz. “…ben dönmeye mecburum… Huzur için buna mecburum… (s.340)” diyerek Mümtaz’ı terk etmesini anlayışla karşılamak gerekir.

Türk Edebiyatı Dergisi, sayı 348, Ağustos 2002

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16285376