Kültür – San’at Yazıları

Metin SAVAŞ

Azerbaycan’ın çağdaş yazarlarından Elçin Efendiyev’in (doğumu 1943) büyük romanı Ölüm Hükmü (1989)[1] yalnızca Azerbaycan’ın değil, Türk ve Dünya edebiyatlarının, özellikle de Batı Türkçesinin konuşulduğu coğrafyanın en önemli romanlarından biridir. Uzunlu kısalı on sekiz bölümden oluşan ve bünyesinde postmodern unsurlar da barındıran eser, gerçekten de trajikomik kurgusuyla ve kasvetli olmanın da ötesinde düpedüz zâlim  atmosferiyle, her sayfasında, beşerî tahammülün sınırında yükselen bir toplumsal sessiz çığlığın destanıdır. Romandaki ilk bölümün umut dolu başlığı “Geleceğe Doğru” ve son bölümün karamsar başlığı “İntihar” da bu tahammül tükenişinin ve sessiz çığlığın ifâdesidir. Tilki Geldi Kabristanlığı adlı muhayyel bir mezarlığın merkezinde gelişen olaylar, Azerbaycan Türklüğünün yetmiş yıllık Sovyet hâkimiyeti (1920-1991) dönemindeki ızdırabının ironik öyküler bütünüdür. Anlatma zamanı gerçekte seksenli yıllardaki bir Nisan ayının üç gününden ibâretse de, farklı kahramanların farklı (ama benzerlikleri bulunan) geçmişlerinin anlatıldığı geriye dönüşlerle, süre Azerbaycan’ın son yetmiş yılına (kızılordu işgâlinden bağımsızlığın arifesine dek)  sarkmaktadır. İlk bakışta dikkatimizi çeken husus, karakterlerin aşırı bolluğu ve olayların bol tesâdüflü dağınıklığıdır. Yazarın postmodern eğilimli bu tercihi romanın okuma zamanına -okurdan önceki- bir nevi müdahalesi gibidir. Sözkonusu müdahalenin niyeti, yazgıları farklı görünen, oysa aynı ağlatıyı (trajediyi) yaşayan kahramanların dramlarındaki ortaklığa dikkat edilmesi gerektiğine yönelik bir sergilemedir. Gerçekten de âdeta birkaç roman malzemesine, çok geniş bir zaman dilimine ve görünüşte çok dağınık bir şahıs kadrosuna sahip olan eseri anlayarak tâkip edebilmek için özel bir gayret gerekmektedir. Keza yazarın asıl başarısı da, birbirlerinden oldukça farklı bir yığın gerçek ve hayâlî şahsiyete yapaylıktan uzak psikolojik bir derinlik kazandırabilmiş olması, bu gerçek ve hayâlî şahsiyetleri hakiki ve muhayyel olaylarda ve mekânlarda kader olgusuyla buluşturabilmesi, dış dünyadan soyutlanmış bir toplumu -hürriyetten ve istiklâlden mahrumiyet başta olmak üzere- büyük acıların nasıl çürüttüğünü ve nasıl ezdiğini açık yüreklilikle sergileyebilmesidir. Olaylar ve kişiler o derece karmaşık ve dağınıktır ki, kader olgusunun giriftliği ve hayatın anlamsızlığı romana tahammülü imkânsız bir kaos atmosferi vermektedir. Fakat anlatı sanatlarının zirvesi olan roman da zaten başka bir şey değildir. Selçuk Çıkla’nın bir denemesinde vurguladığı gibi, “roman âdeta ele aldığı insan kadar girift, anlaşılması, ele avuca sığması güç bir türdür.”[2]         

Eser “Geleceğe Doğru” başlıklı bölümle ve “Akşam olmuştu” kısa cümlesiyle başlar. Bakü şehrinin dayandığı tepelerden birinde yer alan Tilki Geldi Kabristanlığı isimli muhayyel bir mezarlıkta Gicbeser adlı bir sokak köpeği yaşamaktadır. Bu köpek başlangıçta mezarlık müdürü tarafından korunduğu için mezarlık işçilerince baş tâcı edilmiş, fakat bir zaman sonra, mezarlık müdürünün oğlunun ölümüyle unutulmuş, çok geçmeden de kötü muamele görmeye itilmiştir. Bu horlanmaya daha fazla dayanamayan zavallı köpek, yeni bir hayata özlem duyarak sığındığı mezarlıktan kaçacak, Bakü sokaklarında intiharla sonuçlanacak bir serüvene atılacaktır. Gicbeserin tâlihi bir bakıma Azerbaycan Türklüğünün ideolojik aldatılmışlığının hikâyesidir ve sanki geleceği elinden alınmak istenen bir halkın dramıyla özdeştir. Eserin “Dar Çıkmazda” başlıklı altıncı, “Tan Yerinin Kızıllığı” başlıklı onuncu ve “Kuzu Budu” başlıklı on üçüncü bölümlerinde sokak köpeği Gicbeserin serüvenleri yürek burkan sahnelerle anlatılmaya bırakıldığı yerden devam edilir. Bilhassa “Kuzu Budu” başlıklı bölümde Azerbaycan toplumundaki yozlaşma mizâhi bir bakış açısıyla sergilenir. Bir grup Bakülü sanatçı bir sokak köpeğinin (Gicbeserin) ağzındaki kuzu budunu görerek öfkeye kapılırlar; insanlıkla hayvanlığın hududundaki dürtüleriyle, Sovyet halklarının bulamadığı bu nimetin doğurduğu ezikliğe yenik düşerek otomobillerini köpeğin üstüne sürerler. Neyse ki Gicbeser aydın geçinen bu insanların kör öfkelerinden kurtulmayı başararak son serüvenine hazırlanır. “İntihar” başlıklı on sekizinci -ve son- bölümde, köpek Gicbeser Azerbaycan’daki yetmiş yıllık karanlık dönemin nihai kurbanlarından biri olarak, yaşamın anlamsızlığını sezinleyerek demiryoluna gider, orada bedenini bir katarın tekerleklerine teslim eder. Köpek Gicbeserin mezarlıktan kaçması Azerbaycan Türklüğünün hürriyet özlemini dile getirir; intihar tercihli aykırı ölüm motifiyse, yine Azerbaycan Türklüğünün sürüklendiği çıkmaz karşısındaki buhrânını sembolize eder. Gicbeserin maceralarına tahsis edilmiş bu beş bölümde (birinci, altıncı, onuncu, on üçüncü ve on sekizinci bölümler) temel anlatma zamanı olan Nisan ayı geçerlidir; yine de birinci bölümde yeri geldikçe köpeğin geçmişine yönelik geriye dönmeler yapılmıştır.  

Tilki Geldi Kabristanlığı aslında dar anlamda Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin ve geniş anlamda Sovyetler Birliğinin temsilidir. Sessizlik, atâlet, miskinlik ve pasiflik kavramlarını çağrıştıran mezarlığın karanlık, kasvetli ve entrikalarla dolu atmosferi ile Sovyet ahlâkının, yaşam tarzının ve riyâkârlığının bağdaştırıldığı o denli açıktır ki, okurun bu konuda farklı bir yoruma yönelmesi imkânsızdır. Eserin ilk cümlesi olan ”Akşam olmuştu” ifâdesi de Azerbaycan’ın kasvetli ve zâlim Sovyet hâkimiyetine düşmesinin bir vurgusudur. Esâsen Tilki Geldi Kabristanlığı ölüm dinginliğinin  mekânı olmanın çok ötesinde, Sovyet ideolojisinin çürüttüğü ruhların bir hurdalığı, yasaklarla kuşatılmış bir toplumun ve varlığını haysiyetsizlikle sürdürebilen bir siyasi rejimin (ideolojinin) iflâs tablosudur.

Ölüm Hükmü romanındaki "Her Şey Geçip Gidiyor" başlıklı on beşinci bölümün  özelliği, çoğuncası postmodern anlatılarda tercih edilen “metne katma” yordamının kullanılmış olmasıdır. Burada “Her Şey Geçip Gidiyor” adlı bir öykü romana dâhil edilir ki, bu öykü edebiyat eğitimi almakta olan roman kahramanı talebe Murat Yıldırımlının (elbette kurgusal anlamda talebenin, belki de meşhur yazar Efendiyev’in değil de, talebe Elçin’in durduğu noktadaki aydın tipinin) ilk edebî çalışmasıdır. Melik Ahmetli adlı hayvanbilimcinin bir mistik tecrübesinin anlatıldığı bu öykü, ilk bakışta romanla büsbütün ilgisiz gibi görünürse de, aslında ana tahkiyenin ağır atmosferiyle, yazarın örtük ve açık niyetiyle birebir ilintilidir. Ömür dediğimiz o tezatlarla dolu varlık alanının sorgulandığı bu uzunca öykü, hem üslûp itibârıyla ve hem de felsefi yaklaşımıyla gerçekten ilginç, güzel, etkileyici bir katma metindir.

ROMANIN  ÜÇ  BAŞAT  KARAKTERİ  VE  TAHKİYEDEKİ  KONUMLARI

Abdül Gafarzade: Romanın başat karakterlerinden biri, hattâ en önemli kahramanı Abdül Gafarzade isimli tuhaf bir adamdır. Okur onu birinci bölümden itibâren tanımaya başlarsa da, “Abdül Gafarzade” ortak başlığını taşıyan üçüncü, on birinci ve on dördüncü bölümlerde sözkonusu karakter çocukluğundan itibâren tüm hayat hikâyesiyle sergilenir. Tilki Geldi Kabristanlığının müdürü olan Abdül Gafarzade rejimin istediği tipten bir bürokrattır. Öylesine zeki ve kurnazdır ki (Tilki Geldi Kabristanlığının adı da bu kurnazlığa bir göndermedir), hem rejimi parmağında oynatır, hem bu rejimi içten içe çürütür, hem de aynı rejime görece sadâkatiyle hizmet eder. O, son derece olumsuz bir karakterdir. Mafya babasıdır, vurguncudur, halk sömürücüsüdür, ahlâksızdır ve toplumcu ideolojinin yarattığı bir kentsoyludur. Mezarlığın memur kadrosuna yerleştirdiği güzel kadınların hepsini yatağına atmıştır. Uyuşturucu ve içki kaçakçılığı, kumar oynatmak ve kadın ticâreti gibi yasadışı işlerin büyük patronudur; bütün bu faaliyetlerin merkezi de müdürü bulunduğu mezarlıktır. En ufak imkânları dahi kazanç kaynağına çeviren, mezarlık girişindeki dilencilerden bile haraç kesen, rüşvet almadan hiçbir cenazeyi kabûl etmeyen ve bütün işlerini yine rüşvet vererek yürütebilen Abdül Gafarzade sürekli artan servetini oğlunun mezarında saklayacak kadar yoz bir tiptir. Fakat yazarımız Elçin Efendiyev insan gerçekliğinin cemâl ve celâl kutuplarındaki tezatlarını öylesine ustalıkla yansıtır ki, okur, Abdül Gafarzadeye içten içe bir merhamet beslediğini bazen şaşırarak ve daha ziyâde kuvvetle sezinler. Çünkü Abdül Gafarzade çocukluğunda sefil bir hayat sürmüş, rejimin sayısız kurbanlarından biri olmuş, ayakta durabilmek için kişiliğinin erdem kutbunu köreltmek zorunda kalmıştır. O aslında iyi bir aile babasıdır; karısına, çocuklarına ve torununa düşkündür; gizli bir imâna sahiptir; içtenlikle düşünmeye fırsat bulduğunda hayata felsefi bir zâviyeden bakabilmektedir. Bütün yaşadıklarının ve etrâfındakilere yaşattıklarının anlamsızlığının, hayatın hiçliğinin, fizikötesi bir hesap gününe yönelik kaçınılmazlığın bilincindedir. Sovyet iktisadi sisteminin temelinde yer alan “plân olgusu” romanın en ironik öğelerinden biridir. Bu öyle kesin bir tasarruftur ki, hiçbir fert ve kurum sistemin öngördüğü plânlılıktan dışarıya çıkamaz. Kurumların gelirleri her yıl bir önceki yıla oranla arttırılmak zorundadır. Fakat bir mezarlıkta bu nasıl olacaktır? Zira malî gelirin arttırılabilmesi için ölümlerin de artması gerekmektedir. Abdül Gafarzade pratik zekâsıyla bu soruna da bir çözüm üreterek, hayâlî cenazelerle ve Gogolvari bir tavırla mezarlığın ölü nüfusunu kâğıt üzerinde çoğalmayı başarır, böylelikle öngörülen yıllık plânın kusursuz(!) işlemesini sağlar.

Aslında tüm sadâkatine karşın Abdül Gafarzade de romanın hemen diğer bütün kahramanları gibi sisteme gizli muhaliftir. Sovyet rejiminin ideal olarak sunduğu parlak geleceğe inanmamakta, her şeyin muazzam bir oyun olduğunu idrak edebilmektedir. Kaldı ki bizzat kendisi de bu oyunu kurallarına göre oynayan bir riyâkâr ve bir çıkarcıdır: “Abdül Gafarzade o mücerret gelecek nâmına çalışmayı (ve ölmeyi) dünyanın en ahmak ve mânâsız işi hesap ediyor ve kimi zaman geceleri uykuya dalmadan evvel, dünyanın işleri hakkında, o cümleden o gelecek hakkında fikirleşirken şöyle bir karara varıyordu: İnsan nasıl ki masallar meydana getirmiş, esatirler meydana getirmiş, bu sistem de öyle bir gelecek mefhumunu yaratmış ki, o mefhumun yardımıyla yüz milyonlarca ahaliyi idare ediyor. Bundan dolayı ahali hiçbir şeye inanmıyor ve cemiyet de bu yüzden bu derece bozulmuş (sayfa 115).”      

Romanın üçüncü ve on birinci bölümlerinde mezarlık müdürünün iç dünyasını, aile yaşantısını, içtenliğini, tezatlarını, karanlık dünyasını, çevirdiği dolapları ve  kurnazlığını yakından tanıma imkânı buluruz. Altın sahtekârlığı yaparak bir bürokratı aldatmasını ve bu sahtekârlık yoluyla inanmadığı sistemden kendince bir nevi intikam almasını anlatan sayfalar gerçekten de romanın en keyifli (dolayısıyla zâlim havasını bir nebze yumuşatan) sahnesidir. On dördüncü bölümde Abdül Gafarzadenin geçmişine inilerek, anlatma zamanındaki olumsuz kişiliğinin oluşmasındaki maddî ve mânevî etkenler sergilenir. Gafarzadenin çocukluğuna, oğlunun beklenmedik ölümüne, servetini oğlunun mezarına gizlemesine yönelik hatırlamalarla ve iç ve dış buhranların dökümüyle, bu garip adam okura daha yakından tanıtılır. Bu bölümün ilk paragrafındaki bakış açısı mezarlık müdürünün gerek rejime, gerek mezarlığa, gerekse hayata yönelik saf duygularını ve sosyalist mekanizma içerisindeki çaresizliğini anlamamıza yardımcı olacak mâhiyettedir: “Abdül Gafarzade o nisan günü.. Tilki Geldi kabristanlığına baktı. Kabristanlık sanki tamamen başka bir dünyadan, tepeden tırnağa dek kederli, gamlı bir dünyadan, tamamen ferahsız, tamamen çaresiz bir dünyadan haber veren, hayatın manasızlığından, ömrün vefasızlığından bahseden bir şehircikti ve pencereden görünen bu sayısız hesapsız kabirlerin taşları da sanki bu kederli, bu ferahsız ve çaresiz şehirciğin ebedi bir sükuta ve hareketsizliğe gark olmuş sakinleriydi (sayfa 375).”

Bu satırlardan anlıyoruz ki, müdür Abdül Gafarzade salt olumsuz eylemleriyle ve dış görünüşüyle yargılanacak bir karakter değildir. Her insan gibi onda da farklı bir yaşam boyutuna yönelik gizli bir iman, gizli bir merhamet, gizli bir umut ve işlediği olumsuz amellerden dolayı başka bir mekânda hesap vereceğine dâir gizli bir endişe vardır: “Din başka şeydir, hurafe başka şeydir. Din ciddi meseledir, hurafe ise bilgisizlik ve cehalettir (sayfa 386).” Onun pencereden bakarken gördüğü mezarlık kuşkusuz Azerbaycan’ın karanlık tâlihidir; ki Abdül Gafarzade bu karanlık tâlihte kendisinin de payı bulunduğunun bilincindedir: “Abdül Gafarzade umumiyetle resim çektirmekten hoşlanmıyordu. Resim çektirdiği anlarda sanki geleceğin kederini, gelecekteki yokluğu hissediyordu (sayfa 388).” Bir başka cümle de Abdül Gafarzadenin insanlığa bakışına, dip zıtlık idrakine açıklık getirir: “Tüm mahlukatın eşrefi olan insan gerçekten de dünyanın en garip mahlukuydu (sayfa 386).” Eserin “Mürşüt Gülcahani” başlıklı on altıncı bölümü de Abdül Gafarzadeye ayrılmıştır; bu bölümde -farklı bir yazım yordamıyla- hayâlî bir sanatkârın kaleminden mezarlık müdürünün portresi çizilir. Abdül Gafarzade kanserdir ve son günlerini yaşamaktadır, fakat kendisi bunu bilmemektedir.

Murat Yıldırımlı: Romanın ikinci önemli karakteri Murat Yıldırımlı adında bir gençtir. “Azizimin Cefası Romanı” başlığını taşıyan ikinci bölümde sahneye giren bu genç, güya toplumculuğu hedeflemiş Sovyet sisteminin mazlûmlarından biridir. Taşranın bir köyünden Bakü’ye okumak umuduyla gelen talebe Murat Yıldırımlı, sırtını yaslayacağı herhangi bir kodamanı tanımadığı için, üniversiteye girmesini sağlayacak rüşveti hem parası olmadığından ve hem de bunu ilkelerine ters bulduğundan veremediği için, yazılı sınavlarda başarılı olduğu halde mülâkatta kaybetmiş ve köyüne dönmek zorunda kalmıştır. Mülâkatı kaybetmesinin sebebiyse Azizimin Cefası Romanı adlı eser hakkında hiçbir bilgiye sahip olmamasıdır. Bu mevzua kafasını takan talebe Murat Yıldırımlı uzun araştırmalardan sonra Azizimin Cefası Romanı adlı bir eserin var olmadığını öğrenecek, kendisine oynanan bu oyundan sonra sisteme muhalif bir kişiliğe bürünecektir. Keza talebe Murat Yıldırımlı ateist rejimin öngörmediği bir şahsiyettir. Aile büyüklerinden edindiği kısıtlı mâlûmatla gizli bir dindardır; dahası Kuran-ı Kerim hükümlerine iç dünyasında bağlıdır. Elbette bu inancını hiçbir zaman dışa vuramaz, içine kapanarak, siyaseten ateist görünümlü Sovyet toplumundan kendisini soyutlar. Var olmayan Azizimin Cefası Romanı sanki var olmaması gereken bir devrin (Sovyet asrının) timsâlidir. Keza Murat Yıldırımlı abes rejimin çarkları arasında kendisini fuzûlî hissetmekte, toplumsal abesliğin çerçevesinde mevcudiyetini anlamsız bulmaktadır. Gerçekteyse fuzûlî olan kendisi değil, kendisini gereksiz hissetmesine yol açan sistemdir. Onun bu bedbinliği romandaki iç diyaloglarla ifâde edilir: “Ey ahmak talebe, bu dünyada herkesin bir yeri var, daima böyle olmuş ve daima da böyle olacak… Ama sen o kadar gereksiz bir mahlûksun ki, suçu boş yere zamanenin, ülkenin boynuna yıkıyorsun. Senin gibiler bütün zamanlarda ve bütün ülkelerde.. bir hayvan gibi ömür sürüp kara toprağa karışmışlar. Çünkü onlarla ve seninle hayvan arasında hiçbir fark olmamıştır (sayfa 77-78).” Gerçekten de Sovyet rejimi kendi vatandaşlarına hayvan muamelesi yapmakta; korkuyla, baskıyla, şiddetle ve sindirmeyle düzeni sağlamaktadır.

Azerbaycan Türklüğünün tüm muratlarını temsil eden Murat Yıldırımlı okuma tutkusundan vazgeçmeyerek uzun bir mücadeleden sonra üniversiteye girmeyi başarır. Fakat Bakü’deki hayatı her ânıyla hayâl kırıklıkları içerisinde geçecek, rejime bir türlü ısınamayacak, muhalif kimliğiyle etrâfını rahatsız edecektir. Geceleri bir otomobil garajında çalışan bu genç talebe, bütün kazancını pinti bir kadın olan Hatice Haladan kiraladığı odaya sarfetmektedir. Fakat bir gün Hatice Hala vefat eder ve cenâzesi açıkta kalır. “Kanunla Oynamak Olmaz” başlıklı dördüncü bölümde, talebe Murat Yıldırımlı kendisi gibi Hatice Halanın kiracısı olan ve gizemli kişiliğiyle mahalle sâkinlerinin ilgisini üzerinde toplayan Hüsrev Muallimle birlikte Tilki Geldi Kabristanlığına giderek mezarlık müdüründen yer talep eder. Talebenin çulsuz biri olduğunu anlayan Abdül Gafarzade delikanlıyı kapı dışarı eder. Murat Yıldırımlı kanunlar gereği yaşlı kadının ölüsüne bir yer tahsis edilmesinin şart olduğunda ısrar ederse de, mezarlık müdürü “kanun benim” diyerek mimi koyar. Reddedilen  ve aşağılanan talebe Murat Yıldırımlı sisteme biraz daha kin güderek mezarlıktan ayrılmak zorunda kalır. Bu hadise talebenin hiçlik duygusunu daha da perçinleyecektir: “İnsanlara bu kadar kin beslemek olmaz, sen kendin bir hiç olduğun için insanları da çekip kendinle birlikte hiçliğe sürüklemek istiyorsun. Sen kendin lâyık olmadığın halde çok şeyler istiyorsun, çok umuyorsun, bu yüzden de azap içinde yaşıyorsun (sayfa 85).” Oysa talebenin istediği her halükârda haysiyetli, mümkün mertebe âdil ve mâkûl bir hayattır. Fakat mevcut sistem bütün bu değerleri çiğnemekte, kendi içerisinde sınıflar, yan kültürler, çıkar güruhları ve lüks yaşamlar yaratarak toplumculuğa ihânet etmektedir.

Sosyalist rejimin zulümleri karşısında bunalan talebe Murat Yıldırımlı bu zulümlerin cisimleşmiş hali olarak gördüğü Abdül Gafarzadeye diş bilemekten kendini alıkoyamaz. Kabristana son kez gitmeye karar verdiğinde farklı bir amaç taşımakta, Hatice Hala için yer bulamazsa Abdül Gafarzadeyi öldürmeyi tasarlamaktadır. Talebe bu cinayeti işlemekte o denli kararlıdır ki, içinden bir ses, bu dünyaya mezarlık müdürünü öldürmesi (dolayısıyla sistemin zâlim çarkına çomak sokması) maksadıyla gönderildiğini fısıldar: “Evet sırf bu cinayet nâmına Bakü’de dört yıl talebelik yapmış; belki de sırf bu katletme nâmına sadece Bakü’ye değil, dünyaya gelmişti ve o zavallı Hatice kadın da sırf bu cinayet gerçekleşsin diye vefat etmişti. Hatta talebeye öyle geldi ki, Hatice kadın vefat etmedi, bu cinayet için dünyasını değişti (sayfa 421).” Yine de talebe Murat Yıldırımlı böyle bir cinayeti niçin işleyeceği konusunda açık bir fikre sahip değildir; ne var ki bunun böyle olması gerektiğine yürekten inanmaktadır: “Mesele yalnız müdürde değildi… Mesele şuydu ki… Neydi? Talebe bunu iyice tayin edemiyordu, ama o adam ölmeliydi ve öldürme eylemini talebe Murat Yıldırımlı yerine getirmeliydi… Talebeye öyle geliyordu ki, müdür o adamdır, daha doğrusu cemiyetteki o kuvvettir ki, insanları Azizimin Cefası romanını okutmaya mecbur ediyor. Çünkü o yazılmamış romanın müellifi Tilki Geldi kabristanlığının müdürüdür (sayfa 422).” Romanın“Nasılsın?” başlıklı on yedinci bölümünde Hatice Halanın başka bir mezarlığa defnedilmesi mahalledeki çıkar ilişkileri bağlamında anlatılır. Molla Esadullah adlı bir din adamının münâfıklığı, ölen yaşlı kadının oğlundaki gizli niyetler, her dönemde toplumun ve sistemin tokadını yiyen Hüsrev Muallimin sokağa atılması ve büyük umutlardan arındırılmış talebe Murat Yıldırımlının belirsiz ve umutsuz geleceğe mahkûm bırakılması vurgulanarak, roman sonuçsuz bir şekilde çözümlenir. 

Bu bağlamda, eserin kayda değer karakterlerinden biri olması nedeniyle, talebe Murat Yıldırımlının adaşı olan bir şahıstan da bahsetmek yerinde olacaktır. Bu şahıs talebenin ecdâdıdır ve fakat, talebeden farklı olarak rejimin sıkı bir tâkipçisidir. Gizli polis örgütünün yetkili kişisi kimliğiyle (Azerbaycan Türkçesinde “tongal” denilen) büyük bir ateşin yakıldığı Hadrut kentine gönderilmiş, vebâ salgını hakkında araştırma yapmakla görevlendirilmiştir. Sözkonusu salgının bir Ermeni genci tarafında şehre bulaştırılmış olmasının Azerbaycan’ın karanlık tâlihiyle ilintisindeki imâ bir yana, gizli polis örgütünün yetkilisi Murat Yıldırımlı bu salgında bir komplo arayarak kapitalist dünyayı hedef gösterir. Salgınla mücadele etmesi için şehre yollanan Yahudi asıllı Profesör Lev Aleksandroviç Zilber tüm çabalarına karşın, salgının doğal ve tıbbî bir âfet olduğu konusunda kimseyi iknâ edemez; hattâ komplo teorisine yönelik kuşkuları üzerine çeker. Hadrut kentinin sağ kalmayı başaran ahalisini kurtarmak amacıyla yakılan tongal aynı zamanda sembolik bir mâhiyete sahiptir. Sanki bu ateşle birlikte şehrin eski kafalı insanları imhâ edilmiştir ve yine sanki Sovyet rejiminin istediği cinsten vatandaşlara yer açılmıştır. Talebe Murat Yıldırımlının ecdâdı olan gizli polis örgütü yetkilisi Murat Yıldırımlı da görev esnâsında vebâya yakalanır ve Sovyet halklarına zarar vermemek için kendisini tongalın içine atarak intihar eder. Torun Yıldırımlı gibi ecdat Yıldırımlı da idealist bir kişiliğe sahiptir. Fakat romanın temel anlatma zamanındaki talebe Yıldırımlı ile, kızılordu işgâlinin ilk yıllarındaki gizli polis Yıldırımlı arasında büyük bir fark göze çarpar: Talebe gerek kendi tâlihinden, gerekse toplumun geleceğinden umutsuzdur; o bu karamsarlığıyla ve mezarlık müdürünü öldürmek gerektiği konusundaki düşünceleriyle Dostoyevski’nin Raskolnikov isimli kahramanını hatırlatır. Talebe Yıldırımlı da Suç ve Ceza’nın bunalımlı kahramanı gibi kendisini toplumundan soyutlamış bir kişiliktir. Oysa ki gizli polis yetkilisi böyle değildir; kendisini topluma adamış ve sisteme tüm kalbiyle inanmıştır. Öylesine inanmıştır ki, toplum ve sistem uğrunda hayatını fedâ etmekten kaçınmamıştır.

Hüsrev Muallim: Azerbaycan Türkçesinde “ateş” anlamına gelen “Tongal” başlıklı beşinci bölümde talebe Murat Yıldırımlının oda komşusu olan gizemli Hüsrev Muallim tanıtılır. Romanın en yoğun ve en dramatik sahnelerini içeren beşinci bölümde ilk kez kesin olarak geriye (1929 yılına) dönüş yapılmış, gizemli Hüsrev Muallimin kimliği ve başından geçenler anlatılmıştır. Üç çocuk sahibi mutlu bir aile babası olan Rus dili öğretmeni Hüsrev Muallim bir seminere katılmak için Hadrut kentinden ayrıldığında sıkıntılıdır. Bir süre sonra geri döndüğünde Hadrut’un karantinaya alındığını görür. Askerler hiç kimseyi kente sokmamaktadırlar ve orada olanları da gizli tutmaktadırlar. Neden sonra bir vebâ salgınının şehri kırıp geçirdiği öğrenilir. Şehir dışında büyük bir ateş (tongal) yakılmış, vebâdan ölenlerin cesetleri bu ateşte imhâ edilmiştir. Salgında üç çocuğunu ve karısını kaybeden Hüsrev Muallim çıldırmanın eşiğine sürüklenerek hayata küsecek ve uzun yıllar derbeder bir hayat sürecektir.

Zorba rejimlerin insan haysiyetini ne hale getirdiğini tüm yalınlığıyla sergileyen Ziyafet” başlıklı yedinci bölümde yine geriye dönüş yapılarak Hüsrev Muallim tekrar okur karşısına çıkartılır. Muallim bu bölümde otuz dokuz yaşındadır ve tongalın yakıldığı beşinci bölümdeki halinden daha yaşlıdır. Yaşama küsmüşlük dönemini aşmış, dul bir kadınla evlenerek kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Ne var ki, bu yeni dönem büyük bir zaaf ve küçük bir hatâ nedeniyle kâbusa dönüşecek, Sovyet rejiminin karanlığı daha da kesifleşecek, ziyafet birçok ailenin dağılmasına yol açacaktır. Bu bölümde Hüsrev Muallim meslektaşlarının toplandığı ve Arzu adlı küçük bir kız onuruna düzenlenen bir doğum günü partisine yeni karısıyla birlikte gider. Arzu istikbâl vaat eden, son derece zeki, sevimli bir kızdır. Etrâfındaki herkesi kendisine çeken bu küçük kıza Hüsrev Muallim de babalık özlemiyle tutkundur, zira üç çocuğunu da vebâ salgınında yitirmiştir. Rejimin yana yakıla hâin aradığı, ancak hâinlerin ifşâsıyla hâkimiyetini pekiştirebildiği bir dönemde düzenlenen bu doğum günü partisine, o zamanlar küçük bir çocuk olan mezarlık müdürü Abdül Gafarzadenin ağabeyi Hıdır Muallim de çağrılıdır. Muhteris bir şahıs olan Hıdır Muallim masa başında tüm riyâkârlığıyla Azerbaycan’ın zâlim yöneticisi Mir Cafer Bağırov şerefine kadeh kaldırmayı teklif eder. Hıdır Muallim bilmektedir ki, sistem içinde yükselebilmenin, sıradan bir öğretmen olmak durumundan kurtulabilmenin yolu hâinleri yüksek makamlara gammazlamaktan geçmektedir. Arzunun babası Elesger Muallim bu muhteris adamdan nefret etmesine rağmen ziyafete çağırmak zorunda kalmıştır; aksi halde başının derde gireceğinin farkındadır. Ne var ki, üç çocuğunu da vebâ salgınında kaybetmiş bulunmanın kederiyle babalık damarı kabaran Hüsrev Muallim biraz da rejime beslediği gizli muhalefetin tahrikiyle büyük yoldaş Mir Cafer Bağırov şerefine değil de Arzunun parlak geleceğine kadeh kaldırılmasını önerir. İşte onun bu zaafı ziyafete katılanların mimlenmesine yol açarak hayatlarını karartacaktır. Hıdır Muallim meslektaşı Hüsrev Muallimin bu tutumunu çıkarları doğrultusunda çarpıtarak bir rejim düşmanı keşfettiğine kendisini inandırır; ziyafette olanları yüksek makamlara iletmek için de sabırsızlanır. Doğum günü partisini düzenleyen ev sahibi Elesger Muallimin etekleri tutuşur. Uzun ve yaman bir vicdan muhasebesinden sonra, hasmından daha atik davranarak, kişiliğine ve acılarına gerçekten de saygı duyduğu yakın dostu Hüsrev Muallimi yetkili makamlara rejim ve toplum düşmanı olduğu gerekçesiyle ispiyonlar. Elesger Muallim bunu yapmaya mecburdur; çünkü kızı Arzu bile Hüsrev Muallime sırt çevirmiştir; üstelik hem kendisini hem de ailesini korumak zorundadır.

 Azerbaycan’ın Sovyet hâkimiyetine girişindeki entrikaların anlatıldığı “Kabul” başlıklı sekizinci bölümde kendisini enikonu tanıdığımız Mir Cafer Bağırov Azerbaycan’ın Stalini olan bir despottur. Merhametsiz kişiliğiyle ülkesini uzun yılar dehşetle yönetmiş, pek çok soydaşını işkenceler altında itham ve idam etmiştir. Sonunda kendisi de kurşuna dizilmekten kurtulamayacaktır. Yedinci bölümdeki ziyafet akşamında yaşanan küçük olay Mir Cafer Bağırova ulaştığında büsbütün karmaşıklaşır. Doğum günü partisine katılan ailelerin erkekleri -zorunlu gammazcı Elesger Muallim ve rejim yardakçısı Hıdır Muallim de dâhil olmak üzere- örgütlü direniş suçuyla kurşuna dizilirler. Varlığını rejime adamış bulunan Arzu kız dahi babasını hâinlikle suçlar. Doğum günü partisinin yaktığı mazlumlar arasında yedi kız sahibi mâsum bir öğretmen de vardır. Gariptir ki, bu rejim kırgınından sağ çıkabilen tek erkek -dilini tutamayan- Hüsrev Muallimdir. O yalnızca sürgünle cezalandırılarak ikinci karısı tarafından terkedilir. Artık yine hayata küsmüş, ziyafetteki boşboğazlığı yüzünden dağılan ailelerin ızdırâbıyla yıkılmıştır. Bu vicdan azâbı onu Bakü’ye kadar sürükleyecek, talebe Murat Yıldırımlının oda komşusu yapacaktır. “Olmak ya da Olmamak” başlıklı dokuzuncu bölümde, ziyafete katılanların mâruz bırakıldığı işkenceler, Hüsrev Muallimin Sibirya’daki sürgün  hayatı çarpıcı sahnelerle anlatılır. “Görüşme” başlıklı on ikinci bölümdeyse, anlatma zamanına dönülerek, romanın sayısız tesâdüflerinden birine yer verilir. Acılarıyla başbaşa kalan Hüsrev Muallim -bir rastlantı sonucu- yıllar öncesinin küçük kızı olan Arzuyla karşılaşacak, istikbâl vaat eden bu zeki kızın anlatma zamanındaki perişan hayatıyla tanışacaktır. Zira halk düşmanı damgası yemiş olan babası yüzünden kızcağız da toplumdan dışlanmıştır. 

Nisan ayına tekrar dönülen “Her Şey Geçip Gidiyor” başlıklı on beşinci bölümde,   Hüsrev Muallim ile talebe Murat Yıldırımlı son bir umutla Tilki Geldi Kabristanlığına bir kez daha giderek, Hatice Hala için ısrarla yer talep ederler. Burada kendilerine yardımcı olabilecek nüfuzlu bir kişiyle karşılaştıkları için istekleri kabûl edilmek üzeredir. Fakat yılların acılarını yüklenmiş bulunan Hüsrev Muallim mezarlık müdürünün gözlerinde bir âşinâlık yakalayarak kendisini kaybeder ve “sen vebâsın” çığlığıyla Abdül Gafarzadenin boğazına sarılır. Ziyafet akşamını kâbusa çeviren Hıdır Muallimin kardeşi olan mezarlık müdürü boğulmaktan güç belâ kurtulur. Tabiatıyla Hatice Halanın kabir işi de suya düşer. Hüsrev Muallim çıldırmış bir halde kendisini Bakü caddelerine atar. O artık ölü canlardan biridir ve ölülerin âmiri olan mezarlık müdürü de boğazından aldığı darbeyle kan kusmaktadır.      

SONUÇ

Daha önce de vurguladığımız üzere Ölüm Hükmü adlı eserin şahıs kadrosu sayılamayacak denli çok kalabalıktır; buna rağmen gerçek ve muhayyel belli başlı şahısların ustalıkla işlendiği romanın kurgusu ana hatlarıyla -ve muhtelif zamanlardan farklı mekânlara dek tüm unsurlarıyla- yukarıda zikrettiğimiz üç başat karakterin çevresinde gelişmekte ve biçimlenmektedir. Tilki Geldi Kabristanlığının Sovyetler Birliği topraklarını temsil etmesine koşut olarak, mezarlık müdürü Abdül Gafarzade isimli bürokrat da -ideal kuvveden yoz fiile inmiş- sosyalizmin öngördüğü insan tipini (Homo-Sovyetikus garâbetini) sembolize etmektedir. Onun kansere yakalanması bir anlamda kötülüğün cezalandırılması tarzında yorumlanabilir; bir başka anlamdaysa sözde sosyalist sistemin çürümüşlüğünü ve mukadder sonunu ifâde eder; keza oğlunu basit bir hastalık yüzünden yitirmesi de ilâhî bir uyarı mâhiyetinde algılanabilir. Bütün bunlarla birlikte mezarlık müdürünün ölümcül hastalığının bir diğer etkeniyse, inanmadığı rejimin doğurduğu acılara vücudunun isyan etmesidir. Vebâ salgınından Sibirya sürgününe dek her nevi ızdırâbı idrak etmiş olan Hüsrev Muallim ise, baskıyla ve zulümle ayakta tutulabilen rejimin bütün mazlûmlarını temsil eder. O, bu özelliğiyle, Abdül Gafarzade gibi çıkarcı, fırsatçı ve ikiyüzlü değildir. Her dönemde dürüst kalmayı başarmış, fakat sistemin zâlim çarklarıyla uyuşmayan bu dürüstlüğün bedelini çok ağır ödemiştir. Hüsrev Muallim sahte, acımasız, beyhude ve abes gerçeklikler dünyasında her zaman kaybetmeye mahkûmdur. Murat Yıldırımlı adlı talebeyse henüz çok genç olması nedeniyle üç yönlü bir yol ayrımında durmaktadır: Ya inanmadığı rejime riyâkârlıkla hizmet ederken yine aynı rejimi içten içe çürüten bir ikiyüzlü ve bir Abdül Gafarzade olacaktır; ya da ecdâdı Murat Yıldırımlı sağlamlığında bir fedâkârlığa soyunacaktır; yahut da Hüsrev Muallimin muzdarip tâlihini tekrarlayarak ölü canlar safına katılacaktır. Kaldı ki, her üç ihtimâl de aynı caddeye çıkmakta, bir kısırdöngü içerisinde insanlığı bedbaht etmektedir: “Öbür dünya güzel bir dünyadır, cehennem azabı bu dünyadadır! (sayfa 275)”

         Keza romanın bütün karakterleri iç dünyalarında ağır tahribatlar almış kişilerdir. Onları bu hale sürükleyen etkense, insanoğlundaki şer kutbunu her ayrıntıda ve her safhâda harekete geçiren despotizmdir. Elbette ki despotizm olgusu sosyalizmden ibâret değildir. Elçin Efendiyev’in şaheserindeki iletiyi ideolojik bir yaklaşımla sınırlamak büyük bir yanılgı ve bencillik olur. Ölüm Hükmü bütün ideolojilerin ve o ideolojilere körü körüne teslim olmuş bütün insanlığın sorgulandığı, uyarıldığı ve ince bir mizah üslûbuyla yerildiği bir destandır. Bu destandan herkes kendi toplumuna, ideolojisine ve bireyselliğine pay çıkartmak durumundadır. Hatice Halanın mahallesinde yaşayan ve rüşvet çarkı içerisinde ölümlerin sırtından neredeyse servet edinen, tefecilik yapan, savaş yıllarında vurgunculuğa soyunan Molla Esadullah isimli sahte din adamı, öz babasını okul gazetesinde toplum düşmanı ilân etmekle tehdit eden ve küçük yaşında beyni yıkanan Arzu, öz kızından korktuğu için meslektaşı ve dostu olan bir zavallıyı yüksek makamlara ihbar eden Elesger Muallim, bilimle siyasetin ayrı tutulması gerektiğini imâ ettiği için kurşuna dizilen Profesör Lev Aleksandroviç, rejimi pâyidar kılabilmek uğrunda kendi halkına her türlü ezâyı revâ gören Azerbaycan Komünist Partisinin önderi Mir Cafer Bağırov ve haysiyet aşınmasına mâruz kalmış mağrur ve mazlûm bir toplum…

Ölüm Hükmü’ndeki muzdarip karakterlerin hayat hikâyelerini, o karakterlerin oluşturduğu harap toplumun bir yanıyla kahredici, bir yanıyla trajikomik -abesle iştigâl mâhiyetindeki- yetmiş yıllık seyrini tâkip ederken, zaman zaman Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü hatırlıyorsunuz. Hatice Halanın buhranlı mahallesi ise, yine Elçin Efendiyev’in kaleminden çıkmış olan Ak Deve adlı romanı çağrıştırıyor. Elçin Efendiyev’in adı geçen romana isim olarak seçtiği “ak deve” motifi ölümü sembolize eder. İkinci Dünya Savaşı sırasında Bakü’nün yitip gitmeye mahkûm geleneksel hayatı ile bu hayat alanını gasbeden Sovyet dönemi arasında sıkışıp kalmış insanların dramlarının anlatıldığı bu romandaki mahalle ile Ölüm Hükmü’nde sık sık karşımıza çıkan mahalle pek çok yönden benzeşmekle kalmıyor, birbirlerini tamamlıyor da. Hattâ kimi kahramanlar isim ve kılık değiştirmiş olarak her iki romanda da görünüyorlar. Yine her iki romanın da “ölüm” motifi çevresinde kurgulanmasındaki tercihin nedenleri, Azerbaycan’ın yetmiş yıllık yazgısında tüm boyutlarıyla aranmalıdır.                     

Ve özgün adı Ölüm Hökmü olan romandan son bir alıntı: “Mesele Müslümanlıkta, Hıristiyanlıkta değildi. Bunların (sistemin) mayasında dağıtmak, sökmek, kör etmek, yerle yeksan eylemek, ocakları söndürmek vardı. Bunların itikadı şeytandı. Oğul babasını satıyor, kardeş kardeşi ifşâ ediyor, kız anadan çekiniyor, karı kocasını parti teşkilâtına şikâyet ediyor, komsomol toplantılarında bacı bacıyı casuslukla suçluyor, camiler yıkılıyor, kiliseler dağıtılıyor, insan gece hanımıyla bile konuşurken siyasi hatâ yapmaktan çekiniyordu… Bunun sonu ne olacaktı ey Hüda! Bu nasıl zamanedir, bu nasıl ülkedir, bu nasıl kurtuluştur?… Neyse… Bu işler hakkında böyle fikretmek de doğru değildi çünkü adam kendinden de çekiniyordu! (sayfa 202-203)”

Dergâh Dergisi, sayı 184,  Haziran 2005

KAYNAKLAR

[1]  Bu denemedeki (sayfa numaraları parantez içinde belirtilen) italik alıntılar Ölüm Hükmü’nün Ötüken 1996 tarihli ve  Türkiye Türkçesindeki (diyaloglarda özgün ve anlatımlarda aktarmalı) ilk baskısından yapışmıştır.  

[2]  Selçuk Çıkla,  Romanda Kurmaca ve Gerçeklik,  Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayısı,  sayfa 111,  Mayıs/Haziran/Temmuz 2002.   

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16285733