Söyleşiler
Pazar, 07 Nisan 2019 20:32

Mahmut Erol Kılıç ile Tasavvuf Üzerine Sohbet

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Türkiye’de tasavvuf ve İbn Arabi (k.s) dendiği vakit ilk akla gelen isimlerden biri. Hocamızla, Edebifikir yazarlarından Davut Bayraklı ve Sulhi Ceylanröportaj yaptı.

Hocam, tasavvuftaki insan anlayışı ile başlamak istiyorum… Tasavvufun insan anlayışı nedir?

Tasavvufun insan anlayışı, bir kere et kemikten mamul, bir gün toprak olup gidecek, sadece maddesel yönü işlenmiş bir insan anlayışı değildir. Evet, insanın böyle bir yönü var. Ama tasavvufta  “insan nedir?’’ sorusunun ilk cevabı bu değildir. Bu insanın en sufli yönüdür. Bundan daha öte, bundan daha ulvî, kutsal özellikleri vardır. Tasavvuf bunu daha çok işliyor. Bu da nedir? İnsanın Allah’ın halifesi olması, insanın Allah’ın ruhunu taşıyor olması… Çünkü “Ben size kendi ruhumdan üfledim’’ diyor ayet-i kerimede. Ayrıca bir İncil ayetinde ve aynı anlamda Buhârî’deki bir hadis-i şerifte şunu görmekteyiz: “Ben, Âdem’i kendi suretim üzerine yarattım.’’ “Allah, Âdem’i kendi sureti üzerine yarattı.’’ hadisini, “Ben ona kendi ruhumdan üfledim’’ ayetiyle bir araya getirdiğiniz zaman, insanın ne olduğu zaten açıklanıyor. Buna ilaveten, “Ben ona şah damarından daha yakınım” denmesi, bu bu’udiyet esaslı değil kurbiyet esaslı bir anlayışı öne çıkarmasıdır. Yani Allah dışarıda bir varlık ve ulaşması çok güç bir varlık değil, adeta çok yakın ve bir şekilde organik bağımızın olduğu bir varlık oluyor. İnsan bunu hissetmeye başladığı zaman, ayakları yerden bir kesiliyor, şöyle bir hafif hopluyor. “Ben kimmişim” demeye başlıyor. Zaten tasavvuf bu öz bilinci insana kazandırma sanatıdır, birinci gayesi budur. Buna ilave “Ben ona bütün isimlerimi yükledim” sözünde olduğu gibi Allah Teâlâ’nın bir iki ismi değil tamamını verdim demesi insanın değerini gösteriyor. Siz hangi modelle bakarsanız dini öyle yorumlarsınız. Bu modellemeye göre dinler konuşur. Klasik dini literatürümüzde tefsir ekolleri, mezhepler, meşrepler deriz. Oysa bunların hepsi dini anlamlandırma çabalarıdır. Kelam, bir İslam dinini anlamlandırma çabasıdır. Felsefe -İslâm felsefesini kast ediyorum- bir diğer anlamlandırma çabasıdır. Tasavvuf, hakeza bu şekilde anlamlandırma çabasıdır. Tasavvuf “ben böyle anlıyorum” derken keyfî hareket etmez. Onun da dayandığı Kur’an ve Sünnettir. Dolayısıyla Allah herkesin yolunu mübarek etsin.

 

Allah’a varan yollar sınırlı mıdır?

Tasavvufî gelenekte “Allah’a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayışıncadır” denilir. Siz, kelam yoluyla Allah’ı müşahede edebiliyorsanız, Allah mübarek etsin kardeşim. Biz bu dünyaya, bir mezhebin ya da bir meşrebin takipçisi olmaya gelmedik. Biz bu dünyaya ne kelamcı olmaya, ne tasavvufçu olmaya, ne Hanefî olmaya, ne Şafiî olmaya, ne Nakşî olmaya ne Kadirî olmaya gelmedik. Biz, bu dünyaya Allah’ımızı, Rabbimizi bulmaya geldik. Ha bu modeller içerisinde bizi Allah’ı tanımaya götüren hangisiyse biz ona meylederiz. Bir kelam ekolü derse ki “gel kardeşim buraya, ben sana müşahede ettireceğim” ben gider köpeği olurum o kapının. Bu kadar basit. Yani burada bizim amacımız tarikatçılık değil. Tarikat zaten yoldur varana. Bak adı üstünde Yunus ne diyor, “yoldur varana” yani gaye değildir tarikat. Tıpkı bizim şeriat ehli olup şeriatçı olmadığımız gibi tarikat ehli olup tarikatçı olmamamız lazım.. Şeriatçı nedir? Sadece ve sadece hukuk kurallarını esas alır, kuralların ruhuyla ilgilenmez. Kanunların ruhuyla ilgilenmez. Tarikat bir yoldur, hangi tarikata mensup olursan ol, yol olduğunu bileceksin, hâlâ kavanozu dıştan yalıyorsundur tarikatta, bunu bilin. Tarikatçı çok gayretkeşlik eder, herkesi kendi tarikatına sokmaya çalışır. Buna tarikat misyonerliği diyoruz. “Keşke herkes bizim tarikattan olsa, bütün dünya kurtulurdu” filan. Bunlar daha çok böyle müptedi müritlerin sözleri… Müptedi müritler gayretkeş olurlar. Yola yeni girdikleri için herkesi kendi yollarına çağırırlar. Ama Yunus Emre diyor ki “Şeriat tarikat yoldur varana, marifet hakikat andan içeri.” Dışarıda bir yerde değil, onların içinde. Şimdi burada bir problem var. Başka arkadaşlar da diyorlar ki “Biz şeriattan da geçtik tarikattan da geçtik, biz hakikat ehliyiz.” Hakikat, eyvallah doğrudur ama tarikat ve şeriatı yaşayarak bulunur hakikat. Dolayısıyla şeriat ve tarikatı izleyerek bulacaksın hakikati ve marifeti. Ama burada Yunus’un söylediği gaye problemi. Gayemiz bizim ne şeriatçılık ne tarikatçılık. Gayemiz bizim hakikatçilik. Hakikat ehli olalım. Derdimiz bu.

Gerçek tarikat erbabı kimdir?

Bugün öyle büyük insanlar tarihte geldi geçti ki tarikatlarının adını bulamazsın. Mesela İbn Arabî (k.s), kimisi der ki şu tarikattan kimisi der ki bu tarikattan. Öyle büyük bir zat ki İbn Arabî (k.s), kimden ders gördüyse, hangi üstatlardan zevki tattı ise, tek tek onların adlarını sayar ve sonra onlar için bir kitap yazar, Rûhu’l-Kuds diye. Rûhu’l-Kuds’de hizmet ettiği Allah dostlarının adlarını söyler. Ama mesela der ki şu zattan makam-ı iseviyet gördüm. Şu zattan şu esmayı gördüm. Sonra şu esmanın zuhuru şu zattan oldu. Böyle anlatır. Gerçek tarikat erbabı budur işte. Demez ki mesela “O zat var ya o zat Kadiriydi, işte Rifaiydi” bahsetmez hiç. Sonraki araştırmalarımızda biz bakıyoruz, o zat Kadirî silsilesinden geliyor, şu şurdan geliyor falan gibi. Biz modern tasavvuf araştırmacıları işin kabuğuyla meşgulüz, tarikatı nerde, tekkesi neredeymiş, çatısında kaç kiremit varmış, bahçesinde kaç çiçek varmış. Bunlar işin biraz sosyolojik tarafı. Kardeşim burada hangi hak kelamı konuşulurmuş, hangi güzel sözler söylenirmiş? Bunu ifade eden yoktur yani mesela.

 

Tasavvuf zahir ve batının birleştirilmesi midir? 

Yeri gelmişken daha evvel birkaç yerde söylemiştim, sizler için de tekrarlıyayım. Gençlik yıllarım, 1977’ydi sanırım… Kaderin bir cilvesi olarak İstanbul’dan Malatya’nın Akçadağ Lisesi’ne gönderildim. Orada okurken, bir arkadaşımla beraber -bu arkadaşım Karadenizli- gel Menzil’e gidelim dedik. Kalktık Menzil’e gittik. Köy meydanına indik. Bakkala girdik. Bir iki şey aldık. Efendi Hazretlerini sorduk dediler ki “On beş yirmi dakika içinde burada olacak, şu anda istirahattalar, çok şanslısınız birazdan çıkacak, hemen camiye gidin yerinizi alın, çünkü çok büyük bir kalabalık gelecek, onlara sohbet edecek.” Biz bahçede oyalanırken otobüsler gelmeye başladı, Van plakalı, Hakkari plakalı otobüsler, yanılmıyorsam dört tane otobüs yanaştı. İnsanlar indi hepsi mahallî kıyafetleriyle. Abdest tazeleyenler falan filan… Baktık ki herkes camiye doğru hücum ediyor biz de girelim dedik, girdik, izdihamdan oturmak mümkün değil. Muhammed Raşit Hazretleri (k.s.) geldi, “Selamun aleyküm” dedi. “Aleyküm selam” dedik. Ondan sonra başladı Kürtçe sohbet etmeye, çünkü gelenlerin hepsi Van, Hakkari, hep oralılar doğal olarak. Ben Kürtçe’den anlamam. Kökeni Rumelili olan bir İstanbulluyum. Arkadaşım da Karadenizli, o da bir kelime Kürtçe bilmiyor. Sadece yüzüne bakarak çok zor şartlar altında 2 saate yakın dinledik. Ama o sohbetten çıktık, arkadaş dedi ki “Ya ne güzel anlattı. Ne lezzetli bir sohbetti.” Ne anlattı desem sana söyleyemem ama orada bir dolum olduğunun idrakindeydik. Dolayısıyla bunu niçin söyledim unutamam hâlâ o hadiseyi, yani kalpten kalbe yol vardır bazı şeyler dil üstüdür. Çünkü sadece dil üzerinden bir mana aktaracak olsaydı, Peygamber Arapça konuşuyordu, Ebu Cehil Arap’tı, Arapçayı çok iyi biliyordu ama anlamadı. Demek ki anlama olayı sadece dilsel, sadece lenguistik bir etkileşim değildir, başka bir olay bu. Bu sebepten dolayı genç arkadaşlarımın sırf lenguistik çalışmalarla dini anlamaya çalışmaya kendilerini hapsetmemeleri gerek.

 

Vahdet-i vücud ve vahdet-i şuhud arasında fark var mıdır?

Medreselerimizin geldiği noktayı tenkit etme sadedinde de söylemek istiyorum.  Bu fakir de gençliğinde belirli bir süre medrese eğitimi almış biri. Biz gençlere dini öğretiyoruz zanneden bazı tasavvufî muhitler var. Çok düşündürücüdür ki tasavvufî olmayan bir muhitin böyle bir eğitim yapmasını anlayabilirim. “Biz selefî kökenliyiz, biz ne bileyim şuyuz buyuz bizim bir medresemiz var, biz orada Arapça dersleri veriyoruz, ardından hadis okuyoruz.” anlarım. Ama öyle medreseler, gerek Karadeniz’de gerek Doğu Anadolu’da, gerekse onların uzantısı olarak İstanbul’da, ben Karadeniz kökenli bir medresenin İstanbul ayağında okumuştum, oradan çok iyi biliyorum, Allah razı olsun tüm hocalarımdan. Doğu Anadolu’da Molla Câmî’nin tamamı okutturuluyor, tamamı 3 yıl filan sürüyor. Karadeniz’de Molla Câmî’nin merfuat bahsine kadar getiriliyor, icazet veriliyor. Biz Molla Câmî’nin merfuatına kadar geldik icazet aldık. Ama sonra diyorsun ki “Ya hocam artık şu dini anlayacak şeylere girelim.”  Ooo olur mu, Molla Câmî’nin üzerine bir de Abdürrahim var… Şerh… Dört cilt. Molla Câmî’nin kendisi şerh zaten. Ya mübarek Basralılar şöyle okurdu, Küfeliler böyle okurdu…

Bunlara saygı duyuyorum. Bu dinde dil bilimci olacak olan, dil uzmanı olacak olan kişilerin özel ihtisas alanı. Özel ihtisas alanına sahip olarak sen sadece dini anlamış olamazsın ki. Burası bir tekke, bir tasavvuf ekolü. Hadi Mektûbât-ı Rabbânî okut bize hocam, mesela bize Füsûsu’l-Hikem okut diyeceğim, okuduğum o çevre Nakşî demiyorum… Nakşî değil, Hâlidî, böyle bir ayrım da vardır, Osmanlı yapardı bunu, çünkü Nakşîlik vahdet-i vücud ekolüdür. En büyük İbn Arabî (k.s) uzmanları Nakşibendîlerden çıkmıştır. Mevlânâ Hâlid’in (k.s) divanını alın okuyun, baştan aşağı vahdet-i vücuddan bahdseder. Ama bölgesel hususiyetler itibarıyla Mevlânâ Hâlid’in (k.s) Şehrezorî olması ve yakınında ondan eğitim almış olanların molla kökenli olmaları neticesinde, Hâlidîliği -Mevlânâ Hâlid’den sonra Hâlidiliği- daha dergâh tasavvufundan ziyade, medrese tasavvufu haline gelmiştir. Bu zaman içinde problem oluşturmuştur. Oysaki mesela Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin çok önemli bir halifesi Abdülmecid-i Hânî (k.s), baştan aşağı İbn Arabî’yi (k.s) över. Geçen günlerde bir dergiye röportaj verdim, siyasi bir röportaj, Ortadoğu’daki gelişmeler hakkında. Kullandığın cümle şu: Mevlânâ’ya, Yunus Emre’ye ve Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn-i Arabî’ye referansı olmayan bir İslâmî düşünce, Türkiye’de yerli İslâmî düşünce değildir. Çünkü Selçuklu-Osmanlı düşüncesi bu üç babaya dayanır. Nakşî de olsun Kadirî de olsun Halvetî de olsun bu üç zatı kendilerinin babaları sayarlar. Tarikatçılık yoktur, onlarda hakikatçilik vardır. Artık bunun gibi bakılmıyor maalesef, bizim cemaatten olsun gibi bir şey. Ben bu röportajı verdim, bayramın olduğu hafta yayımlandı. Sözkonusu dergi röportajı yayımlarken İbn Arabî’yi (k.s) çıkarmışlar. Şimdi bu senin haddin mi? O pirlerin bir gadabına maruz kalırsın anlayamazsın. Onların üstünü çizenlerin üstünü çizerler dikkat edin. Bunları rica ederim yayınlayınız, bir çizik de yersen iflah olmazsın.

Kişinin kendini tanımasında Hakk’a doğru yolculuğunda en büyük azığı acizliğidir, hiçliğidir, deniyor. Bunu nasıl anlamamız lazım? Etrafımız bu kadar teknolojiyle, aletlerle, eşyalarla çevrilmişken hiçliğimizi, acizliğimiz nasıl anlayabiliriz?

Teknoloji ne kadar gelişse de, onu geliştiren akl-ı küldür, yani Allah’ın iradesi, Allah’ın muradıyla olmaktadır. Ne kadar gelişmiş olursa olsun, insan beyninin yüzde beşi çözülebildi. Biz insanın bir yönüyle ruhanî bir varlık olduğunu anlatırken, bir yönüyle de Allah’ın karşısında fakrını da, insanın acziyetini de göstermeye çalışıyoruz.  Çünkü mükemmel tek varlık Allah Teâlâ’dır. İnsan bunu idrak ettiği ve mükemmelliği yalnız Allah’a verdiği an, kendisi de mükemmelleşir. Bunu yapmazsa insan küçülür. Bugün bazı maneviyattan uzak felsefî akımlar, tanrıya kafa tuttuğu iddiasında olan akımlar, “İnsan her şeyi yapabilir. Tanrıya ihtiyacı yok.” gibi laflarla, aslında en büyük darbeyi insana vurmaktadır. İnsanın fişi tanrıya takılıdır. İnsanın fişini tanrıdan çektiğin anda insan ölür ya. O diyor ki “İlk benim, son benim, iç benim, dış da benim.” O zaman sen nerdesin, sen kimsin? İbn Arabî (k.s) söylüyor, “Bu ayeti okuyup da, daha hâlâ “ben de varım” diyen adama şaşarım, diyor. Vahdet-i vücud, İslâm imanının en zirve noktasıdır. Vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud ayrımı sunî bir ayrımdır, böyle bir ayrım yoktur. Osmanlı’da kabul edilmez bu ayrım. Vahdet-i şuhud, vahdet-i vücudun bir parçasıdır. Şimdi genç çocuklar, karşılaşıyorum, biz İbn Arabî’den (k.s) bahsediyoruz, “Bizim okumamız yasakmış, bizim büyüklerimiz öyle söyledi’’ diyorlar. İbn Arabî’yi (k.s) yasaklamayın, onu yasaklayan okulların, ekollerin, mekteplerin sonu iflah olmaz. Hangi yoldan gelirseniz gelin Şeyh-i Ekber’in maneviyatından istifade edin. İster Nakşî, ister Kadirî… Kim onun üstünü çizerse onun da üstü çizilir bilesiniz.

http://www.edebifikir.com/roportaj/mahmut-erol-kilicla-roportaj.html

Nisan 2014 tarihli Edebifikir sayfasından alınmıştır.

Söyleşiler

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20703955