Söyleşiler
Pazar, 27 Kasım 2016 22:11

Varlık ve Yaratılış Üzerine...

Sayın Şahver Çelikoğlu hocamız ile "Varlık", "Yaratılış" ve Yaratılış'ın Nedenleri" üzerine konuştuk. Şahver hocamız bize çok değerli, yol gösterici, ufuk açıcı, hayatlara anlam verecek açıklamalar yaptı.  
Saygıdeğer Hocam şu soruyla söyleşimize başlayabilir miyiz:

Varlık nedir, nasıl tarif edilebilir?

Varlık; vücûd demektir. Vücûd da buluş ve varlık mânâsına geliyor. Vücûd; var olmak, varlık fikri anlamına geldiği gibi mevcûd (var olan) anlamına da gelir. Daha çok Allâh’a Mevcûd-i hakîki, diğer varlıklara mevcûd, mevcûdât denir. Gerçek varlık, Hakk’ın varlığıdır. Bizimki iğreti (müsteâr), hatta hayâlîdir.

Yaratılışın sebebi nedir, insan ve kainat neden ve nasıl yaratılmıştır?

Şüphesiz ki kainâtı yaratan, onu başlangıçta koyduğu bir tekâmül çizgisi üzerinde geliştiren, belli bir hedefe doğru yürüten Allahü Teâlâ'dır. Kâinatın bir parçasını ve yaratılmışların en şereflisini teşkil eden insanın da elbette bir yaratılış gâyesi ve bir tekâmül çizgisi vardır. Kur'an-ı Kerim'de bu yaratılış gâyesi "Allah'a kulluk'' olarak belirtilmiştir.

Kulluk,aklın Allah'ı tanıması, bilmesi, irâdenin de O'na yönelip bağlanmasıyla gerçekleşir. İnsanın tekâmül hedefi "sırât-ı müstakim'' (dosdoğru yol) olarak vasıflandırılan hak dinin kılavuzluğu ile Allah'a ulaşmak, kurtuluşa ermektir.
İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır, varsa nelerdir? gibi sorular insan aklını meşgul eden sorulardır.

Şüphesiz insan kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevâbını verdiğinde, aynı zamanda inancını da seçmiş olmaktadır. İnsan; Ruh ve bedenden meydana gelen Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki halîfesidir. Âdem, beşer. Canlılar arasında en üstün olanıdır.Her şeyde dengeyi esas alan İslam dini, insanı tarif ederken de dengeyi esas almıştır. İslam inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, imân ve ilim sahibi bir varlıktır.

Bütün insanları yoktan var edip yaratan, sayısız nimetleriyle yaşatan Allah Teâlâ, insanları en güzel bir şekilde, en güzel bir biçimde yaratmıştır. Rabbimiz Allah (c.c.) bunu belirtiyor:
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”

Âyet-i kerimelerden de görüyoruz ki, insanları yaratan Allah Teâlâ insanı nasıl ve ne şekilde yarattığını apaçık bir şekilde bildiriyor. İlk insan Âdem (s.a.s.)’ı topraktan yarattığını, ondan sonra da eşi Havva Annemizi yarattığını ve ikisinden de birçok erkek ve kadınlar yarattığını bildirmektedir. Müslüman olan kişilerin bunu böyle bilmesi ve inanması gerekir.

Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım, onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!”

Melekleri ona secde ettirmiş, ona ilim ve irâde ayrıcalığı vermiş, onu yeryüzünde halife yapmış, kâinatta, göklerde ve yerde ne varsa hepsini emrine vermiştir.

İşte biz, şimdi, Mele-i âlâ sahasındayız. Yücelerde birbiri ardınca gelip geçen pırıltıları bâsiret gözüyle seyrediyoruz. Şu anda insanlığın ilk kıssasını dinliyor ve müşâhede ediyoruz;
“ Hani Rabbin Meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” demişti de...

Şu halde bu, Hak Teâlâ’nın yüksek irâdesiyle oluyor. Bu yüksek irâde, yeni bir varlık olan insanoğluna yeryüzünün hâkimiyetini teslim etmek istiyor... İnsanoğlu, Allah Teâlâ’nın isteğine uygun şekilde burada faaliyet göstererek; yeryüzünün yapı ve terkîbinden istifâde edecek; kâinatın hikmetini araştıracak, eleştirecek, toprağa bürünmüş olan enerji kaynaklarını, mâddeleri çeşitli hazine ve cevherleri keşfedecek ve bütün bunları Allâh'ın izni, ve ruhsatı ile O’nun halîfeliği gibi mühim bir mevkiin emrinde kullanacak.

Öyleyse, insan oğlu dediğimiz bu yeni varlığa, kâinâtın sâhip olduğu her türlü kuvvetler, kudretler, enerji kaynakları, mâdenler vesâirelerle birlikte, bir de bunları yerli yerinde kullanıp Allâh'ın irâdesini yere getirecek gizli bir ehliyet,gizli bir kudret, ve istidat verilmiştir.

Şu halde, yeryüzüne ve bütün kâinâta hükmeden kânunlar arasında tam bir insicam ve uygunluk vardır. Ve bu insicamın mevcûdiyeti sâyesindedir ki, iki kânun arasında herhangi bir çatışma meydana gelmemekte, insan gücü, o muazzam kâinat kayasına çarpıp parçalanmaktan kurtulmaktadır.

Öyleyse, şu geniş âlemdeki kâinat nizâmında, insanoğlunun mevkii pek büyüktür. Bu yüksek mevkîi ona, Hâlıkı tarafından münâsip görülmüş ve verilmiştir.

Bütün bunlar, “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.’’ âyet-i kerîme’sinin ihtivâ ettiği mânâların ancak bir kısmıdır. Bu geniş mülkte, Allâh’ın halîfesi olan insanoğlunun eliyle muazzam işler yapılmıştır. Bu gün bunları insâf ile bâsiret ile tetkîk edecek olursak, âyet-i kerimeden istinbât ettiğimiz (çıkardığımız) mânâlâr kendiliğinden meydana çıkar.

“Melekler de; biz seni hamd ile tesbîh ve takdîs eder dururken yeryüzünde fesad çıkarıp, kanlar dökecek kimse mi? yaratacaksın? demişlerdi.’’

Anlaşılıyor ki melekler, Allah Teâlâ’nın yaratmak istediği bu mahlûkun fıtratı ve karakteri hakkında birtakım bilgilere sâhiplerdi. Bu bilgiyi, ister bâzı tahminlere dayanarak, ister yeryüzünde daha önceden müşâhede ettikleri tecrübelerin eseri olarak, ister basiretlerinin ilhâmı ile edinmiş olsunlar; Âdemoğlunun yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini biliyorlar. Aynı zamanda fıtratlarındaki melekliğin nezâhati ve temizliği gereği olarak hayır ve mutlak selâmetten başka bir şeyi düşünmedikleri için Allâh'a hamd ve tesbîhi varlığın tek gâyesi olarak kabul ediyorlar. Yaratılışın tek gâyesi budur. Meleklerin varlığı, bunun için tahakkuk etmiştir. Melekler Allâh’a hamd ve senâ ile tesbih etmekte, yalnız O’na kulluk ederek ibâdetten geri durmamaktadırlar.

Bununla birlikte, Allâh'ın yeryüzündeki halîfesi vâsıtasıyla irâde-i ilâhiyyesini tahakkuk ettirmesindeki, kâinat kânunlarını onun eliyle yürütmesindeki,böylece hayâtı çeşitlendirip geliştirmesindeki, dünyâyı inşâ ettirip mâmur kılışındaki ulvî irâdenin hikmetini bilemiyorlardı.Bu kapı kapalıydı onlara.

Bu gelen varlık bâzen fesat çıkaracak, bâzen de kan dökecek. Ama hepsinin ötesinde, dıştan görünen bu cüz’i şerrin gerisinde büyük ve geniş bir hayır vardır. Devamlı gelişen hayır. Devamlı terakki eden hayır. Yıkıcı ve yapacı hayır hareketi. Dinmeyen çalışmanın, bitmeyen azmin hayrı. Durmadan yükseklere tırmanışın, dünyâ mülkünde ebedî bir değişikliğin hayrı. Tekâmülün hayrı.

Bunun üzerine her şeyi bilen ve her şeyin sonundan haberdar olan Allah Teâlâ onlara karârını bildirdi.

“Allah da :Sizin bilmeyeceğiniz şeyleri şüphesiz ki ben bilirim” demişti.’’ “..Size demedim mi ki ben, göklerin de, yerlerinde gizliliklerini muhakkak bilirim.’’

İşte biz, bu ifâdelerin arasından basiret gözüyle meleklerin Mele-i Â’lâ da gördüklerini görüyoruz. İşte biz, Allâh'ın hilâfet anahtarlarını teslim ettiği bu yeni vücut bulan varlığa verdiği büyük sırrın bâzı önemli kısımlarını müşâhede ediyoruz. Bu sır,eşyayâ rumuzlar şeklinde isimler verme sırrıdır. Bu sır şahıslara ve hissedilen eşyayâ işâretler vererek dil ile telâffuz edilen isimlendirme kuvvetidir. Bu kudretin, insan hayâtında büyük önemi vardır. Eğer insana, eşyâyı isimlerle rumuz hâline getirme kudreti verilmeseydi, bir insanın diğerinden bir şey isterken veyâ O şey hakkında mâlûmat edinmeyi arzularken karşılaşacağı güçlükleri tasavvur edin. Bu kudretin kıymeti ancak o zaman anlaşılabilir. Meselâ bir hurma ağacını anlatarak isteyen kişinin ağacı omuzlayıp getirmek mecbûriyetinde kalacağını düşünün.

Herhangi bir şahıs hakkında mâlûmat edinelebilmek için, onu yanınıza çağırmak mecbûriyetinde olacağınızı düşünün. Hayâtı bu güçlükler içerisinde tasavvur edin. Şâyet Allah insana ifâde kudretini vermeseydi, karşılaşılacak güçlükleri düşünün, yaşamak hiç mümkün olur muydu?

Meleklerin bu kâbiliyete ihtiyaçları yoktur. Zirâ vazifeleri böyle bir ihtiyâcı icabettirmez. İşte bu yüzden onlara bu kâbiliyet verilmemiştir Allah Teâlâ Âdem(as)’e bu sırrı öğretip, meleklere sunduğu şeyleri arzedince, onlar takdim edilen şeylerin isimlerini bilemediler. Eşyâya ve şahıslara lafzî rumuzların nasıl verileceğini bir türlü kavrayamadılar. Bu âcizlikleri karşısında Rablarını tesbih ettiler;âcizliklerini itiraf ettiler; Allah Teâlâ’nın kendilerine öğretmediği hususlarda ilimlerinin mahdud olduğunu kabul ettiler. Âdem(as) ise bazılarının isimlerini bildi.

Sahver1

Yaradılış Nasıl Olmuştur?

Bütün kâinat gerçek bir maksatla yaradılmıştır.Müslümanların yaradılışı düşünmeleri ne tesâdüfi bir bilim çabası ne de boş bir iştir. Yaradılışı düşünmek müslümanların vasıflarından bir vasıf olduğu gibi, formel olmayan bir çeşit ibâdettir de; Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allâh'ı anarlar; göklerin ve yerin yaradılışını düşünürler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azâbından koru, derler." (Âl-i İmrân, 3/198)

Bâzı müslümanlar, içinde bulundukları çağların bilimsel gelişmelerin ve felsefî düşüncelerini çok erkenden aşarak, yaradılış konusunda çok ilginç ve orijinal fikirler ortaya atmışlardır.Anlaşıldığı üzere kâinâtın oluşumundaki esas süreç, başlangıçtaki nebülöz maddesinin yoğunlaşıp daha sonra onun, galaksi kütlelerinin temelini teşkil etmek üzere parçalara bölünmesinde bulunmaktadır.Sıra kendilerine gelince galaksiler de, yıldızlar hâlinde parçalara ayrılarak bunlardan da, bu imâlatın yan ürünleri olarak gezegenler meydana geldi. Bu arada bölünmeler, temel unsur gruplarının arasında "kalıntılar" denilebilecek unsurları bırakmıştır.

Daha bilimsel bir deyimle onlara, "Yıldızlar arası galatik madde" denilmektedir. Bu madde muhtelif yönlerden tavsif edilir. Bâzen, öteki yıldızlardan gelen bir ışığı yayan ve astrofizikçilerin deyimleriyle "tozlar"dan veyâ "dumanlar"dan meydana gelmiş olan parlak nebülözler olarak, bâzen de yoğunluğu çok zayıf olan karanlık nebülözler yâhut da astronomide totometrik (ışık ölçümü) ölçülerin işini güçleştirmekle meşhur olmuş olan, belli belirsiz yıldızlar arası bir madde olarak. Bizzat galaksiler arasında da, madde "köprüleri"nin bulunduğunda şüphe yoktur.

Bu gazların yoğunluğu az da olsa, (galaksilerin birbirlerinden son derece uzak olmaları sebebiyle) işgal ettikleri muazzam alan dolayısıyla bu gazlar, (seyrek yoğunluklarına rağmen) galaksilerin kütlelerinin bütününü aşabilecek büyüklükteki bir maddeye tekâbül edebilirler. A. Boichet, bu galaksiler arası kütlelerin varlığına, birinci dereceden bir önem atfeder. Ona göre bu madde "kâinâtın evrimi konusundaki fikirleri önemli ölçüde değiştirebilecek" niteliktedir.

Şimdi, bu çağdaş bilimsel verilerin ışığında, kâinâtın yaradılışı hakkında Kur’ân'dan özetlenen temel fikirleri ve kesin bilgi verdiği beş esas noktayı inceleyelim:
Göklerin ve yerin yaradılışının altı devresi, Kur’ân'a göre: Gök cisimlerinin ve yerin yaratılmasını ve yerin, ("gıdalarıyla" birlikte) insanlar tarafından yerleşilebilir hâle gelmesine kadarki gelişmesini kapsamaktadır. Bu son safhadaki olaylar, Kur’ân'a göre, dört zamanda cereyan etmiştir. Bunda (bilindiği gibi, insanın dördüncü zamanda zuhûr ettiğini bildiren) çağdaş bilim tarafından belirtilen "jeolojik zamanlar"ı, bulabilir miyiz? Bu sâde basit bir hipotezden ibârettir. Hiç kimse bu soruya cevap veremez.

Fakat şu husûsa dikkat etmek gerekir ki, Fussilet sûresi, 9-12. âyetlerinin açıkladığı üzere gök cisimleri gibi, yeri de meydana getirmek için, iki safhanın geçmesi gerekiyordu. Bilimin bize öğrettiğine göre, misâl olarak (elde edilebilir tek misâl de budur) güneş ile onun yan ürünü olan Yer'i alırsak, gelişim süreci, başlangıçtaki nebülözün yoğunlaşması ve bölünmesi şeklinde gerçekleşmiştir. İşte Kur’ân'ın tam bir açıklıkla bildirdiği süreç de budur: Gök "duman"ından başlayarak önce bir bitişiklik, sonra da bir bölünme evresi geçirmiştir. Şu halde bu konuda Kur’ân'ın bildirdiği ile bilimin tesbiti arasında mükemmel bir uyum görülmektedir.

SC2

İnsanın hayattaki görevi, yaşama maksadı nedir?

Her şey insan için, insan da Allah’a kul ve halîfe olması için yaratılmıştır.“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.” (Bakara, 2/29)

Allah Teâlâ yalnız yerde bulunanları insan için yaratmakla kalmamış, gökleri ve gök cisimlerini de insana hizmet için görevlendirmiştirBu kâinat kendisi için yaratılan insan da, Allâh’a kul ve halîfe olmak için yaratılmıştır. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) “Ey insanlar sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allâh’ın azabından) korunasınız.” (Bakara, 2/21)“Bir zamanlar Rabbim, meleklere: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım demişti...”(Bakara, 2/30) Halîfe burada Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki halîfesidir, Âdem (a.s) ve zürriyetidir.Bu ve benzeri pek çok âyetten, İslâm dîninin, insana yeryüzünde Allâh’a halîfe ve vekil olmak gibi, çok şerefli ve çok mes’ûliyetli bir vazife verdiğini anlıyoruz.

İnsana yüklenen emânet, düşünce ve akıl kabiliyetidir. Çünkü insan ancak akıl ve buna bağlı duyularını kazandığı zaman Allâh’ın tekliflerine muhatâb olmuştur; sorumluluk o zaman kendisine yönelmiştir. Bu emânet sâyesinde insanı cennet gibi, Allâh’ın cemâlini görme gibi, irfan gibi yüksek nimetlere kavuşmaktadır. Fakat onun hakkına riayet edip Allâh’ın buyrukları dışına çıkmamak lâzımdır. Akıl bunu emreder.

Kur’an nedir, Kur’an’ı bize tarif eder misiniz?

Kur'an-ı Kerim, âlemlerin Rabbi Allah-u Teàlâ'nın hak kelâmıdır ve biz müslümanlara en muazzam lütfu ve ikramıdır. Çok büyük bir nimettir Kur'an-ı Kerim. Cebrâil'in(as) indirdiği, Cenâb-ı Hak katından Muhammed-i Mustafâ’sına inzâl eylediği, en mukaddes kitabı ve insanlığa tahrifât ve tezvirâtan korunmuş en sonuncu ve en sağlam hitâbıdır. Allah kelâmıdır, en sonuncu ilâhî kitaptır. Bozulmamış ilâhî kitaptır, tahrifâta uğramamıştır, bir harfi bile değişmemiştir. En sağlam hüccettir bizler için Peygamber Efendimiz(sav) aracılığı ile bizlere ulaşması büyük bir nimettir.

Kur’ân hidâyet kitabıdır. İslam hidâyet ve mutluluk sistemidir. Asırlar değişse de, şekiller değişse de, insanların ayaklarını yere sağlamca basacağı değişmez prensiplere sahip kılınmıştır. Bu prensipler semâvi dinlerin sonuncusu Kur'an-ı Kerim’de mevcuttur. Bunlar kısaca insanlığı hidâyete dâvet edip, doğru yolu göstermek, yeryüzünde çıkabilecek haksızlık fitneyi ortadan kaldırmak, adâleti hâkim kılmaktır ki buda Kur'an-ı Kerim’in hedeflediği dünyâ düzeni budur. Dolayısıyla insanlığın Hidâyet bulması ve ahlâki olgunluğa erişmesi ancak Kur'an vahyi ile mümkündür.

İtikad ne demektir? Bizim için önemi nedir?

Akâid, akîde kelimesinin çoğuludur (cem’idir). Düğüm bağlamak, düğümlemek mânâsındaki “akd” kökünden türeyen “akîde” gönülden bağlanılan, kesinlikle karar verilen, düğüm atmışçasına kat’iyyetle inanılan şey demektir. Gönülden bağlanmaya ve kesinlikle karar vermeye “îtikad” denilir. “Îman” da aynı mânâya gelir.

O halde “İslâm akâidi”: İslâm dîninde kesinlikle inanılan hususlar mânâsına gelir ki, biz bunlara îman esasları deriz. Buna göre, “akâid ilmi, îman esaslarını ihtivâ eden bir ilim olacaktır.”

Akîde inanış tarzı” yâni îman esaslarını kabul ve telâkkî tarzı mânâsına da kullanılmıştır. Bilhassa selef ulemâsına izâfe edilen akîde risâleleri bunun şâhidleridir: Ahmed b. Hanbel’in akîdesi, Tahâvî’nin akîdesi, Taberî’nin akîdesi gibi. Bu durumda akîde kelimesi, aynı zamanda bir îman risâlesinin muhteviyâtına ad olmaktadır.

İslâm akâidi”: İslâm dîninin amelî (pratik) değil, îtikâdî (nazarî, teorik) hükümlerini ihtivâ eden ve bunlardan bahseden bir ilimdir.

Görüldüğü üzere bu târif şümûllü tutulmuştur. Binâenaleyh bu îtikâdî hükümlerden bahsedilirken selef yoluna uyulabileceği gibi, kelâmcıların metodu da tâkib edilebilir. O halde hangi devirde ve hangi metodla olursa olsun, îman esaslarından bahseden ilim, “akâid ilmidir.” Bu nev’î kitaplara da akâid kitapları denilir: “Fakat özel mânâda ‘Akâid’, îman esaslarından muhtasar olarak bahseden bir ilmin adı olmuştur.”

Dînin esasları (temelleri, prensipleri) demek olan “Usûlü’d-Dîn’in” “Akâid ilmi” mânâsına kullanıldığını söyleyebiliriz. İslâm’ın îman esaslarından, ister selef yoluyla, ister kelâm metoduyla olsun, bahseden ilme “usûlü’d-dîn”, me’selelerine de “ahkâm-ı asliyye” denilmesinin sebebi, bunun, gerçekte İslâm binâsının temelini teşkil etmesidir. Zîrâ bu ilim sâyesinde Allâh’ın varlığı ve birliği, nübüvvet müessesesinin hak oluşu, cezâ ve mükâfaat gününün vuku’ bulacağı, isbât edilmedikçe İslâm’ın ne fıkhî mevzûlarından, ne de ahlâkî kâidelerinden bahsetmek mümkün değildir.

Özellikle, îtikâdî konularda Mâtürîdî, Eş’ârî vd. gibi Selef ulemâsının görüşünü çok iyi bir şekilde öğrenmek farzdır. Çünkü îtikâdî mes’eleler, fıkhî mes’eleler gibi değildir. “Fıkıhta ihtilâf islah edilebilir. Îtikadda ise, islah küfürden kurtaramaz ve onun acı netîcesini silemez. Fıkıhta, bir amel yanlış veya eksik yapılmış ise, yapılan ibâdet bozulur. Fakat îtikâdî mes’elelerde yanlışlık küfre kadar götürür. Küfür ise, bütün amelleri silip süpürür.” Bunun için Ehl-i Sünnet îtikâdını yine selef ulemâsından en iyi bir şekilde öğrenmek şarttır.

Zîrâ gerçekten Ehl-i Sünnet îtikâdı öğrenilirse, hiçbir kimse sapıklığa düşmez. Ehl-i Sünnet îtikâdı, müslüman çoğunluğun üzerinde ittifak ettikleri îtikad biçimidir. Bu yol selefin yoludur, hak ve gerçek yol da budur.

Bizim, müslümanlara samîmi tavsiyemiz şudur: Dinde reformcular vardı, onlar bir şeyler yapamadılar, yeni reformcular ise, müctehidlik ve bilginlik iddiasındadırlar. Çünkü, meydanı boş bulmuşlardır. Bir arap atasözünde şöyle denilmektedir: “İzâ kânel vâdiyu hâliyet sâre essülebu vâhiyen” (Dere arslanlardan boş kaldığı zaman, tilkiler derenin vâlisi olurlar). Bunlar da meydanı gerçek ilim adamlarından boş zannedip, hemen faaliyete geçtiler, müctehidlik iddiasında bulundular ve bulunmaktadırlar.

Ebû Hanîfe (r.a) sağ olsaydı, bu devirde yaşasaydı, bir çok görüş ve fetvâlarından vazgeçecekti, gibi iddialar ortaya attılar. Müslümanların bunlara aldırmaması-dikkate almaması ve uymaması gerekir. İslâm fıkhına önem verip, fıkıh kitaplarını okuması, okutması ve bunları okumak isteyenleri desteklemesi gerekir. Bu kitapları okuyup anladıkça, Kur'ân ve Sünnet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Dünyâ ve âhiret saadeti de buradadır.

Maturidi kimdir? Maturidi itikadi ne demektir, ne anlama geliyor, bizim için önemli midir?

Mâtürîdî mezhebinin kurucusu olan Ebû Mansûr Muhammed b. Mahmud el-Mâtürîdî es-Semerkandî, takrîben 238-862 yıllarında Semerkand’ın Mâtürîd kasabasında doğmuş, 333-944 yılında Semerkand’da vefat etmiştir.

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (r.a), şahsen, amelde ve îtikadda İmam Âzam Ebû Hanîfe (r.a)’ye bağlı bulunduğu gibi, aynı şekilde Hanefî olan bir muhit içinde yetişmiştir. Akâid konularında İmam Âzam Ebû Hanîfe’nin yolunu tâkib eden İmam Mâtürîdî’nin, Fığlalı’ya göre, üstünlüğünü sağlayan sebeplerin başında, metodu gelmektedir. Onun metodunda “aklın, herhangi bir mübâlağaya sapmaksızın ve haddini aşmaksızın büyük bir yeri ve değeri vardır. Eş'ârîler ise aklı nakle bağlarlar ve fiil ile teyid ederler. O kadar ki, bu mes’eleler üzerinde duran bir araştırıcı, neredeyse, Eş'ârîlerin Mûtezile ile Fıkıh ve Hadis ehli arasında bir çizgi üzerinde olduğunu, Mâtürîdîlerin de, Mûtezile ile Eş'ârîler arasındaki bir hatta bulunduğunu söyleyebilir.

Hepsinin de îman sâhibi olduklarını bütün müslümanların kabul ettiği bu dört İslâm fırkasının at oynattığı meydanın bir ucunda Mûtezile, diğer ucunda ise Hadisçiler bulunur. Meydanın Mûtezile’ye bitişik dörtte birinde Mâtürîdîyye, muhaddislerin yanında ise Eş'ârîler mevcuttur. Böylece o, akılla nakil arasında esaslı bir denge kurabilmiş; dînin hakîkatini anlayabilmek ve ondan yeterince faydalanabilmek için, akla güvenmenin zarûretine inanmış ve şerîate muhalif olmayan noktalarda, aklın hükmünü kabul etmiştir.

Mâtürîdîyye mezhebi ehl-i bid’at karşısında Ehl-i Sünnet akîdesini ilk önce müdâfaa ve neşreden bir mezhebtir. Bu hayırlı teşebbüs İmam Âzam Ebû Hanîfe ile başlamış, İmâmu’l-Hudâ (‘hidâyet önderi), âlemü’l-hüdâ (hidâyecet sancağı, İmâmu’l-mütekellimîn (kelâmcıların lideri) Ebû Mansûr el-Mâtürîdî tarafından inkişaf ettirilerek sürdürülmüş, bu yolda yürüyen müteâkıb âlimler de, meydana getirdikleri eserlerde Mâtürîdî mezhebini kemâle erdirmişlerdir.
Mâtürîdîyye mezhebinin Ehl-i Sünnet’in, İslâm’ın rûhuna tam anlamıyla nüfûz etmiş, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviyye’nin özüne ve gâyesine en uygun esasların müdâfiî ve muhâfızı olmuş ana bünye, temel cereyan olduğu görüşünü benimsiyor ve onun, aslında bütünüyle İslâm”ı temsîl etmekte bulunduğuna inanıyoruz.

Bunun içindir ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ı bugün İslâm dünyâsını parçalara ayıran fırkalar gibi bir “fırka” olarak değerlendirmemek ve bu gözle ele almamak gerekir. Ancak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, İslâm dünyâsında vücud bulmuş fırkaların Kur’ân ve Sünnet’i kendi anlayışları ve temâyülleri istikâmetinde açıklama gayretleri karşısında, İslâm”ın bütünlüğü için, Kur’ân ve Sünnet’in ikâmesi için, bu fırkalara doğruyu görüp göstermenin, din adına, Allâh’ın buyurduğu “es-Sırâtu’l-Müstakîm” adına, zarûrî vazîfesi olduğuna inanmış ve böylece, diğer fırkalar tarafından ele alınan görüşlere cevâp mâhiyetinde, tamâmen Kur’ân ve Sünnet’e muvâfık esaslar vâzetmiştir.

Bu vasfıyla onu, kısmen de olsa, büyük İslâm topluluğunun Kur’ân ve Sünnet’e dayalı görüşlerini toplayan bir mezhep olarak vasıflandırırız. Yalnız şunu tekrar hatırlatalım ki, buradaki “mezhep” tâbiri, kesinlikle bir fırkalaşma olarak değerlendirilmemeli, sâdece Allâh’ın Kitâb’ına ve Resûlü’nün, ashâbın diliyle nakledilmiş “dosdoğru yolu”na uyan “Cumhûr”un görüşlerinin manzûmesi şeklinde anlaşılmalıdır.

Mâtürîdî Hz.Peygamber Efendimiz (sav) ve Ashab-ı kiramın İslam’ın temel konularına dair anlayışlarını savunup, müslümanlar arasında yerleşmesine olan katkısını dile getirmiştir. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in din anlayışını savunmuş, Müslümanlığın hem asli hem feri hükümlerinin ana dayanaklarını açıklığa kavuşturmuştur.

Tasavvuf nedir? Tasavvufun insan ve milletimiz için ne önemi vardır?

En kısa târifiyle tasavvuf ahlâktır, gönül terbîyesidir, ruh temizliğidir. İnsanın iç dünyâsının güzelleşmesi ve netîcede Allâh'a âşık olmasıdır. Bu noktaya yükselebilmek için gönül adamlarının buldukları çârelere, gösterdikleri yollara da tarikat adı verilmektedir. Çünkü Allâh'a âşık olmanın yolları sonsuzdur. Çünkü insanın yaratılış modelleri, mîzaç ve tabiatları, sonsuzdur. Herkesin kendi özellikleriyle Hakka ulaşabilmesi için değişik usûl ve yolların olması gerekir, bu da tarîkatdir. Tasavvufda ana cadde bellidir, temel hedef ortadadır; iyi bir mü’min olmak.

İşte hakîkatte tasavvuf: İnsanın her şeyiyle, hem zâhiren, hem de bâtınen Allah ile olan bağlantısını kurmasıdır. Bir âşık, zâhirî ve bâtınî olarak rü’yet-i halkı iskât eylese yâni, halkı görmeyi terketse, Hakk’ın sırrına lâyık olur. Ve nûr-u ilâhîde fenâ bulur. Cüneyd-î Bağdâdî(ks) hazretlerine tasavvufun ne olduğunu sordular, o da cevâben: “Tasavvuf; nefsin, Allâh'ın vahdettinde fenâ bulmasıdır” buyurdu. Sâhib-i tasavvuf, bu fenâya erdikten sonra hakîkî mutasavvıf olur.
Tasavvuf, dünyânın süsünden yüz çevirmek, insanların meyledegeldiği geçici lezzetlerden korunmak, halk ile berâber, Hakk’a yönelmektir.

Tasavvufun gâyesi “Hakkın rızâsını kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlâk sâhi İnsan, ceset ve ruhtan meydana gelmiştir. Latif olan rûh, kesif olan bedene girince maddî varlığın rûh üzerinde yaptığı tesirler, rûhun berraklığını söndürür. İnsanın rûhî olgunluğu, nefis tezkiyesi ile tahakkuk edeceğinden, rûhun beden üzerine üstünlüğünü temin için alınan tedbirler de tasavvufun gâyesini teşkil etmiştir.

insan ile âlem arasındaki savaşın düğümünü çözme, insanı âlem içinde huzursuz eden derin sebepleri bulduktan sonra, onu bir iç muhasebe ve murâkabe ile yavaş yavaş bu sebeplerden uzaklaştırma, ona kendi içinde hakîkatini buldurma; başka bir tâbirle, onu âlemden ayrıldıktan sonra(urûç) tekrar döndürme( nüzûl) yoludur.

Tasavvuf; her dînin veyâ her felsefî düşüncenin ideale yöneliş esâsını teşkil eder. Kâli hâle tebdîl, şekliyle ifâde edilen tasavvuf, İslâm dîninin ihtivâ ettiği bilgi sisteminin kuvveden fiile, yâni kâlden-hâle, nazariyeden- ameliyyeye dönüşüdür.Mes’eleye bu açıdan baktığımız zaman, tasavvufa bir menşe’ aramak yerine, her dînin kendi bünyesinden neş’et eden bir tasavvuf anlayışının mevcûdîyetini düşünebiliriz.

Tasavvufun sâbit esaslarını iyi tesbit etmek yerinde bir davranış olur. Bu esaslar İslâm tasavvufunda Kitap ve Sünnet istikâmetinde gerçekleşmiştir. Tasavvuf aynı zamanda sosyal bir hâdisedir. Bu yüzden onu fikrî ve şeklî bir tarzda düşünmek lâzımdır.

Vahdet-i Vücud anlayışı nedir?

Vahdet-i vücûd: Yegâne varlık. Bu deyimler Hakk’ın mutlak varlığına işâret eder.

Varlık konusu Peygamber Efendimiz’in yaşadığı asr-ı saâdette de bazı sahâbîler tarafından araştırma konusu yapılmıştır. Nitekim sahâbeden biri-sinin Hz. Peygamber’e: ‚Kâinât yaratılmadan önce onun bulunduğu yerde ne vardı?‛ diye sorduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber bu soruya: ‚Allah vardı, başka bir şey yoktu‛, şeklinde cevap vermiştir.

Eğer Hz. Peygamber: ‚Bir Allah Teâlâ vardı, bir de boşluk (yokluk, âdem) vardı, sonra Allah bu yoklukta âlemi yarattı‛ deseydi, ‚Allah Teâlâ, o yokluğun dışında mıydı, yokluk Allah’ın varlığını sınırlıyor muydu‛ soruları akla gelirdi ve Allah’ın bir yönde bulunduğu, dolayısıyla bir sınırının ve şeklinin bulunduğu, teşbîh ve tecsîm gibi fikirler ortaya çıkardı.

Ancak Hz. Peygamber ‚başka bir şey yoktu‛ diyerek bu düşüncelere mahal bırakmamıştır. Burada ikinci bir soru akla gelir: Allah ile birlikte bir yokluk (adem) yok idiyse, bu evren nerede yaratılmış, nereye sığmıştır? Sûfîler, bu soruya "Varlık (vücûd)" birdir, Allah Teâlâ gerçek ve mutlak varlıktır, evren ise Onun isim ve sıfatlarının gölgesidir, gölge de aslı sınırlayamaz ve öteleye-mez, dolayısıyla bir mekân problemi ortaya çıkmaz‛ diye cevap vermişler-dir. Hem Allah’a, hem de evrene gerçek varlık nisbet eden âlimler için ise bu soru hâlâ cevap beklemektedir. Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) düşüncesinin en temel özellikleri şun-lardır: Var olan sâdece Allah’tır. Etrâfımızda var gibi gördüğümüz âlem, Allah’ın isim ve sıfatlarının gölgesidir. Ancak bu gölgeler hayâlî olup gerçek varlıkları bulunmadığı için hakîkatte var olan sâdece Allah’tır. Allah’ın sıfat-ları Zât’ının aynısıdır. Dolayısıyla Vücûd (varlık) Zât’a âit bir sıfat değil, Zât’ın aynısıdır. Vahdet-i vücûd, buna inananlara göre, varlık hakkında mutlak ve yegâne doğru telakkîdir.

Söyleşiler

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22753494